8 Ağustos 2015 Cumartesi

Karadeniz Başkadır, Doğu Anadolu Bambaşka...

Karadeniz ve Doğu Anadolu'yu yıllardır görmek isterim. Her sene bir gezi planlayıp sonra bir nedenle iptal etmek zorunda kaldım. Bu kez kararlıyım. Gideceğim. Haftalar öncesinden hazırlanıyorum. Mevsim; haziran sonu temmuz başı. Dediler ki bu mevsim, İstanbul'a yaz, Karadeniz'e bahardır. Bayıldım.

Yolculuğumuz Trabzon havaalanında başladı. Hava yağmurlu, tahminimden daha serin.
Ama Atatürk Köşkü'ne geldiğimizde güneş açıyor aniden. Köşk, zarif detaylarıyla beni büyülüyor. Büyük Önderin 1930 ve 1937 yılında bir kaç gece kaldığı ve çok sevdiği köşk, şimdilerde bir müze. O günlerin yapım tekniğini, ince işçiliğini, hatta içindeki eşyalarıyla da yaşantısını çok güzel anlatıyor. Yemek odasında kalorifer sisteminin içine yapılan ve yemeği sıcak tutmaya yarayan sistem, doğrusu o yıllar için ileri bir teknik ve yaşantının göstergesi.




Bu 1890 yapımı ev, çam kokuları ve kuş seslerinin insanı sarhoş ettiği muhteşem bir bahçenin içinde konumlanmış. Bu huzur köşesini bırakıp gitmek istemiyorum. Fakat gezimiz Uzungöl'e devam edecek. Toparlanıyoruz.




Uzungöl'e vardığımızda sisler altında, adeta bir masal kentle karşılaşıyorum. Gerçek değil gibi hiçbir şey. Yağmur altında gölün etrafını turluyoruz. Daha sonra göl etrafındaki küçük restoranlarda yemek yiyoruz. Uzungöl'ün giderek daha ticari bir mekan olacağını farketmemek mümkün değil. Belki de gelmekte geç kaldım diye düşünmeden edemiyorum. Olsun yine de ve hala çok güzel. Şu yağmurlu ve sisli havaya dua ediyorum bir çok şeyi perdelediği için. Şanslı mıyım ne...


Rize'ye doğru yola çıkıyoruz. Ayder' e vardığımızda neredeyse akşamüstü olmak üzereydi. Yorgundum, etrafımı görecek halde değildim. Yörenin küçük sevimli otellerinden birine yerleştik. Hadi ismini de vereyim belki denemek istersiniz. Nehirim Otel. Bir aile işletmesi. Yemekler tonton bir Karadeniz kadınının elinden çıkıyor. Mutfağın tek hakimi o. Yemekler ve kahvaltı muhteşemdi. Elbette yemek sonrası kahve sohbeti de öyle. Kahvemi içince her zamanki gibi birden kendime geliyorum. Haydi horona falan dendiğini duyunca hiç ikiletmiyorum:)) Civardaki kafelerden birinde toplanan yörenin gençleri bize ummadığımız bir müzik ve horon ziyafeti veriyor. Bu muhteşem Ayder gecesinin gezinin en güzel gecesi olacağını nereden bilebilirim.
Geldiğimizden beri döne döne aradığımız "laz böreği"ni de burada buluyoruz nihayet. Bu; milföy ile kaplanmış bir tür muhallebi tatlısı. Ve fakat o bile horon havasında titreyerek dansa katılıyor:)) Çocuklardan biri dedi ki "bizim tatlımız bile yerinde duramaz oynar"
Neşeli insanlar, bayılıyorum. Geç saatlere kadar horon "vuruyoruz" türküler söylüyoruz. Hiç bir Karadenizli "horon tepmek" deyimini sevmiyor.

Ertesi sabah her nasılsa erkenden uyandım. Pencereden kafamı uzatınca Ayder'le karşılaştım. Bir önceki gün otele girerken hiç farketmediğim renkler ve sesler karşısında nutkum tutuldu. Bu kadar yoğun yeşil, bu buğulu hava ve kuş sesleri birleşip bünyemde kimyasal bir tepkimeye yol açtı. Ben o an Karadeniz'e aşık oldum. Şu andan sonra bir yere gitmem ben dedim.
Neyseki rehberimiz kararlı ve azimli bir genç. Bizi gezdirecek o kesin:)) Mecburen toparlanıp çıkıyoruz...


Yol üstünde rastladığımız bir kaç tarihi taş köprü ve çağlayarak akan nehir unutulmaz görüntüler oldu benim için.

Öğleye doğru Sümela'ya varıyoruz. Dillere destan Sümela Manastırı sisler içinde karşılıyor bizi. Bir film karesinden görüntüler gibi kusursuz ve ulaşılmaz göründü gözüme Sümela. Yukarı tırmandıkça kendimi daha iyi hissettim. Hiç te korktuğum kadar zorlamadı çıkış yolculuğu. Anlatılanlara bakmayın, korkulacak bir şey yok. Belki de efsunlu bir havası vardır Sümela'nın, insana enerji veren... bilemedim.




Sümela'dan sonra yol boyunca sayısını unuttuğum bir çok tünelden geçerek Karaca Mağarasına varıyoruz. Bu damlataş oluşumlu rutubetli mağara gerçeküstü bir mekan. Fotograf çekmek ve her yere dokunmak yasak. Koruma altına alınıncaya kadar insanımız mağaraya epey zarar vermiş. O benzersiz kaya oluşumlarının üzerine nedense adını kazımak gereği duyan "Hayati" ye selamlar buradan...

Ertesi gün Batum'a gidiyoruz. Fakat bu günübirlik Batum yolculuğumuz, doğrusu daha sonra gezinin hatırlamak istemeyeceğim bir bölümü oluyor. Batum sokaklarında ilerliyoruz ve bir kaç yıl önce devlet eliyle yapılan merkezine varıyoruz. Burası farklı yüzyılların mimari üslubunu yansıtan ama yeni yapılmış yanyana bir çok binayla doldurulmuş suni bir mekan. Adeta sadece turistler için yapılmış bir vitrin. Az önce yol boyunca gördüğümüz fakir halkın yaşadığı sokaklardan epey farklı. Batum botanik Parkı'nın ise kapısına kadar gidip zaman yok diyerek içeri girmeden geri dönüyoruz. Yemek yediğimiz restoran deniz kenarında ve güzeldi ama yemekleri eğer çok açsanız yiyeceğiniz türden şeyler. Sonuçta Batum tam bir hayalkırıklığı oluyor. Bu sevimsiz şehirden bir an önce uzaklaşıp ülkeme dönmek istiyorum.

Uzun bir yolculuk sonunda nihayet Erzurum'dayız. Erzurum, hiç görmediyseniz tekrar gelmek isteyeceğiniz bir şehir eminim. Geniş caddeleri, Selçuklu dönemi ve erken Osmanlı döneminden kalan mimari eserleri ile şaşırtıcı bir medeni ortamdayız. Güzel bir mimari çevre insanı mutlaka güzelleştirir. Yaşadığınız çevre bu kadar tarih yüklü ve güzelse kötücül duygularınız uzun süreli olamaz. Ulu cami akıllı mimari planıyla beni büyüledi. Orada bu olağanüstü yapı ve mimarı hakkında dinlediklerim iyi ki mimar olmuşum dedirtti. Çifte Minareli Medrese, Caferiye Camisi, Yakutiye Medresesi benim için birer efsaneydi, nihayet gözlerimle gördüm.




Erzuruma gelip te Cağ Kebabı yemeden dönerseniz yazık olur. Buralarda yemek kültürü en zengin yöre sanıyorum Erzurum ve Kars. Dikkatinizi yöresel tatlara çekmek isterim. Özellikle bol cevizli sarma tatlısı ömre bedel diyebilirim.





Sarıkamış hüzünlü bir yer. Allahüekber dağlarının mezar olduğu gencecik binlerce insan anısına yapılan şehitlikten etkilenmemek mümkün değil. İnsan, ülkesinin tarihi gerçeklerini bilmeden ülkesini sevip sahip çıkamaz. Bu topraklar üzerinden geçip giden birer misafir değiliz. Köklerimiz işte bu insanlar...



Namık Kemal Evi Kars'ta ilk durağımız. Derler ki, Namık Kemal ilk şiirini burada yazmış. Kalenin hemen eteklerindeki bu ev bugün bir sanat atölyesi. Yörenin insanına ve tarihine sahip çıkmaya çalışan bilinçli bir yöneticisi var. Çeşitli sanat aktiviteleri de yaparak atölyenin sesini duyurmaya çalışıyor. İlginizi ve desteğinizi hakedecektir bence.



Kars Müzesi küçük sevimli ama çok zengin bir müze. Burada gezerken zamanı da kendimi de unutuyorum. Yöreye ait o çok eski giysiler, mutfak eşyaları, takılar, müzik aletleri, silahlar size çok şey söylüyor. Gidin ve dinleyin derim.




Kars ta Erzurum gibi planlı ve medeni bir şehir. Sokaklarında gezerken emekli bir öğretmene rastlıyorum. Bir sokak kahvesinde gölgede oturup çay içip sohbet ediyoruz. Şehrin tarihini daha iyi kimse anlatamazdı bana. Kentte 1915-1923 arasındaki rus işgali sırasında yapılan binalar hemen farkediliyor. İşgal yılları acıklı bir hatıra olsa da bu görkemli taş binalar şehrin mimarisine büyük katkı sağlamış. İklim ve coğrafyayla çok uyumlu bu güzel binaları keşke yeni yapılanlar örnek alsalar diyorum.






Ani Harabeleri çok geniş bir alana yayılmış sınıra çok yakın konumda. Kars'taki hemen tüm eserler Selçuklu Mimarisi ile çok benzeşiyor. Anadolu'nun ilk Türk camisi olan Menücehr Camisi bir erken Selçuklu eseri. Hem dışardan hem de içerden çok etkileyici ve farklı bir atmosferi var.
Buradan ayrılıp Iğdır'a yaklaşırken iklim birden ısınıyor, hatta kaynıyor. Neredeyse Antalya gibi bir şehre giriyoruz. Nedenini merak ediyorum. Meğer yol boyunca tam karşımızda duran görkemli Ağrı Dağı kentin kuzey rüzgarlarına siper olup iklimini yumuşatırmış. Ne şanslı bir il ki bütün Doğu Anadolunun sebze ve meyveleri burada yetişiyor. Yoksa ta Antalyadan portakal gelecek te...




Ağrı Dağının hemen yakınında bulunan ve rivayete göre yapımı 99 yıla yayılan İshakpaşa Sarayı şüphesiz doğunun en görkemli eseridir. Saray Topkapı'dan sonra en büyük, en incelikli ve zengin saraydır diyebilirim. Bu akıllı sınır sarayının yapımı 17. yüzyılda başlıyor. Önce osmanlı sarayında vezir, sonra da Tiflis valisi olan İshak Paşa doğu sınırında son derece akıllı, ulaşılmaz, aşılmaz ama bir o kadar da zarif ve heybetli bir sınır sarayı yaptırır. Elbette bunda mimarın mahareti büyüktür fakat bugün adı sanı bilinmiyor. Sarayı, oda oda, avlu avlu gezmeye, durup durup seyretmeye doyamadım.


Rivayet odur ki; sarayın hiçbir penceresinden koskoca Ağrı Dağı görünmüyor. Neden mi? Çünkü Paşa'nın egosu dağlardan büyükmüş te ondan. Gerçekten de bir kaç pencereden baktıktan sonra dağı aramayı bırakıyorum :))


Nihayet Van'dayız. Göl şehre çok yakışmış ve iyi gelmiş. Ahlat'taki Selçuklu anıt mezarları, çivi yazılı kitabeleri İstanbul'dan çok uzakta olduğumuzu iyice anlamamızı sağladı. Tatvan'daki krater gölünde paçaları sıvayıp bir değişiklik yaptık, horon vuruyoruz. Gölün tek sakinleri olan kuşlar da bu garip turistlerden şaşkın.




Van Ahtamar adasına öğlen saatlerinde varıyoruz. Taş işçiliğiyle ünlü kilise büyüleyici fresklere, kabartmalara sahip. Herbirinin dinlemeye değer bir hikayesi var.
Adanın sahilinden göle ayaklarımızı sokalım dedik ama sodalı suda taşların üstünde sabit durmak ne mümkün, kayıyorsunuz. Gölde geçirdiğimiz eğlenceli dakikalardan sonra yorgun halde otele dönüyoruz. Van'a eğer bahar ve yaz aylarında gittiyseniz gölün tek balığı olan İnci Kefalini lütfen yemeyin. Çünkü yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan balık koruma altında. Pide de gayet güzeldi doğrusu.

Artık gezinin son günündeyiz. Muradiye Şelalesi görülmeye değer bir doğa harikası. Uzun tahta köprü göründüğünden daha sağlam çekinmeden geçebilirsiniz. Geçebildiyseniz şelaleye karşı demli bir çay içmenizi öneririm.



Van Kalesi, Etnografya Müzesi, Kedi evi, Urartu Harabeleri, gümüş ve telkari atölyesi derken gezi Van'da bitiyor. Buradan bir hüzünle havaalanına yöneliyoruz. Sanki bir aydır geziyormuşum gibi geliyor ve bir haftada ne çok şey gördüğümü hatırlamaya unutmamaya çalışıyorum. Bu arada çok yazık ki çektiğim bir çok güzel fotografı da kaybediyorum makinemde. Paylaştıklarım kurtarabildiklerimdir:)

İstanbul'a dönünce daha iyi anlıyorum ki bu gezi yeni bir Karadeniz ve Doğu Anadolu gezisinin öncülüydü. Güzel bir filmin fragmanı gibiydi sanki. İlk fırsatta tekrar giderim ben biliyorum. Darısı başınıza diyorum.
Görmeyen çok eksik kalırmış, memleketimin kuzeyini de doğusunu da.

Karadeniz çok başka bir yer, Doğu Anadolu bambaşka...








8 Şubat 2015 Pazar

Türkiye Bir İslam Devleti midir?



Türkiye, yaklaşan savaşla, sınırlarımızdan akın eden Kürtlerle, o Kürtlerle bir olup askerimizi taşlayan miletinvekilleriyle ve IŞİD, CIA, AMERİKA, PKK ile boğuşurken... sn Bülent ARINÇ ansızın çıkıp önemli bir açıklama yaptı. Ve üniversitelerden sonra liselerde ve hatta ortaokullarda da tesettür serbest bırakıldı.

O karmaşık gündemin içinde fazla üzerinde durulmayacağı hesaplandı sanırım. Bir başka deyişle "arada kaynar" diye uman hükümet, saman altından su yürüttü yine. Başbakan ve Cumhurbaşkanı bu yoğun gündemin içinde ne ara bunları konuşup karar aldılar. Yoksa Bülent Arınç kendi kendine mi tamim verdi Milli Eğitim Bakanı'na bilemedik.

Esasen 4+4+4 sisteminde ısrar etmelerinin sonucunun, 9 yaşında örtünmeye varacağı belliydi. Yıllardır hedeflenen buydu. Dayatmanın tek nedeni de buydu. Çünkü 9 yaş, İslamiyetin kadına "örtün" dediği yaştır. Ama bu elbette o yaşta birinin kendi iradesi ile olamayacağı için "bir irade"nin bunu dayatması gerekliydi. Ne hikmetse bu irade her şekilde ERKEK oluyor.

9 yaşında bir insanın kendi seçimlerini yapabilmesi mümkün değildir. 18 yaşın altında olduğu için çocuktur henüz. Başka deyişle "aklı başında" değildir. Fakat İslamiyet diyorsa akan sular duruyor.

Zaten islamiyet 9 yaşında bir "kadın"ın evlenmesini de mübah görür. Yani makul görür, izin verir. Bu durumda 9 yaşındaki kızını kapatan o baba, o kızı evlendirebilir de. Bir ülkedeki hukuk şeriatsa o ülke artık kadınların cehennemidir. 

Türkiye islami kurallarla yönetilecekse, 9 yaşındaki evlilikleri de kabul edecek demektir. Diyeceksiniz ki ülke bunun örnekleriyle dolu zaten. Ülkenin doğusu 3.dünya ülkesi görünümünde bu açıdan. Artık görmezden gelindiği bilinen bir gerçek.

Boko Haram'a ve Taliban'a hayret ederken biz de onlara mı benzeyeceğiz şimdi?

Bir insan 18 yaşından sonra örtünürse örtünür, kimse karışamaz. Üniversitelerde tesettürün serbest bırakılmasının mantıklı bir açıklaması olabilir. Ancak "hizmet verenler örtünemez" koşuluyla kabul edilebilir. Çünkü onlar laik bir devletin temsilcileridir. Ancak 18 yaş altı için tesettür, resmen kişisel özgürlüğün ihlalidir. Devlet alenen bunu teşvik ederek ve dayatarak, o babanın yaptığı suçun daha büyüğünü işlemektedir.

Bu olanları destekleyerek "özgürlüktür" diye bağıran Ey Soros aydınları, Amerikan maaşlı gazeteciler; mutlu musunuz şimdi gelinen noktadan?

İslam toplumlarının tüm dünyada geldiği sapkın nokta ortada. Biz bu yobazlardan kurtulabilmek için ne bedeller ödedik yıllarca. Şimdi biri çıkıp buyurdu diye 90 yıl geri mi döneceğiz? Şehit öğretmenimiz Kubilay boşuna mı ölmüştü? ASLA!

Türkiye'yi İslam devleti mi yapacaksınız? Hesap bu mudur? Kadınları eve kapatmak ve erkeğin evdeki hizmetçisi, kölesi yapmak mı?

Yazıklar olsun!

Neden susmaktadır halk? Bu derin suskunluk yokoluşa gider görmez misiniz?






Osmanlıca ve Türkçe



Osmanlı arşivlerini okuyacak nitelikli insan olmadığından yıllardır şikayet edildiği bilinir. Esasen 1923 ve özellikle harf devriminin yapıldığı tarihten önceki kayıtların deşifre edilmesinin önemi herkesçe malum. Bu kayıtları deşifre edebilecek nitelikte personele acilen ihtiyacımız var.

Ancak sorun şu ki; Arapça'yı liselerde haftada 2 saat öğretmekle bu "nitelikli personel"i edinmiş olacak mıyız? Bu nitelikte bir personel aslında üniversite seviyesinde bile zor yetişiyor. Zannedildiği gibi kolay bir iş değildir arşivde belge çözümlemek. Zaten bu çözümlemeyi hakkıyla yapabilmek için Arapça bilmek yetmez, ciddi bir tarih ve coğrafya bilgisi de gereklidir.

Yıl 2015. Özellikle Ermeni ve Kürt meselesi yüzünden arşivlere dönüş elzem hale gelmiş durumda. Bu yıl Ermenilerin nisan ayında dünyayı provoke edecekleri beklenen bir olay. Hazırlıklı olmalıyız.

Ama sanıyorsunuz ki hükümetin Arapça ve Osmanlıca dayatması bunun gibi hassasiyetler yüzünden. Durumun böyle masum olmadığını söylemeliyim. Ayrıca bu konuda hükümetin herhangi bir hassasiyeti ve hazırlığı olmadığı da aşikar. Çünkü öyle olsaydı lisans ve üstü düzeyde eğitim ve akademik düzeyde araştırmalara destek vermesi beklenirdi. Bu türlü çalışmalar ve teşvikin olmadığı biliniyor. Onun yerine çoluk çocuğa zorla Arapça öğretmeyi seçiyorlar.

Ayrıca Ermeni ve Kürt meselesine dünya kamuoyu nezdinde etkin cevaplar verilemiyorsa bunun nedenini Arapça veya Osmanlıca bilmemekle açıklamak safdilliktir, hainliktir. KARŞI SÖYLEMLERİN SAHİPLERİ BİR BİLDİKLERİ OLDUĞUNDAN DEĞİL, SESLERİ YÜKSEK ÇIKTIĞI İÇİN ÜSTÜN DURUMDALAR. Hükümet nezdinde etkili politikalar ve yaptırımlarla bu söylemlerin, insanların ve ülkelerin üzerine gidilmediği için "suçlu" konumundayız. Bu da ayrı bir gündem elbette. Dönelim asıl konumuza...

Türkçe gibi öğrenilmesi, yazılıp okunması - görece- kolay bir dili bile düzgün kullanamayan, öğrenemeyen bir yeniyetmeye sen kalkıp Arapça öğrenmeyi neden dayatırsın akıl alır gibi değil. Ayrıca kız okullarına dönüşü başlatmak için "insanlarımız karma eğitime seçenek arıyor" ya da "kız çocuklarını okula göndermek istemiyorlardı" gibi bahaneler üretip "seçenek sunduk işte" diyerek konuyu kapatabiliyorsunuz da... Osmanlıcayı ve din dersini ne diye ZORUNLU yapıyorsunuz? Orada da seçenek sunun halkınıza. İsteğe bağlı yapın.

Niyetin başka olduğu malumunuz. Milli eğitim de -de- işlerin iyi gitmediği ortada. Dayatmaların iyi niyetli olmadığı kuşkusuz. Şeriat düzeni ve İslam Devleti istedikleri apaçık.

Bir toplumu kökten değiştirmek için ilk ve öncelikle müdahale edilecek alanın eğitim olduğunun farkındalar. Ancak yaptıkları toplum mühendisliğinin sonucunda, ülkenin en fazla bir kaç yıl sonra bugünün Afganistan'ı, Nijerya'sı, İran'ından daha vahim durumda olacağı açık. Yetiştirdikleri dindar nesil, içine nüfuz ettikleri hukuku, polisi, yargıyı teslim aldı bile. Sırada ordu var.

Emin olun böyle giderse, onların bile düşündüklerinden karanlık günler bekliyor bizi.





18 Ekim 2014 Cumartesi

ÇOK AĞLAYACAKSINIZ ÇOK :))


Pek Yakında” Russell Crowe un deyimiyle “hiç komik değil”:))
Yani bildiğimiz anlamda komik değil film, ironik. Şahsen en sevdiğim mizah tarzıdır ironi. Bu filmde de diğer çoğu CEMYILMAZ filminde olduğu gibi, insanı gülerken üzüm üzüm üzen birşeyler var. O şeyler bizim ülkemizin her karış toprağında, insanımızın bakışında, çocuklarımızın oyununda sanki hepimizin üstüne sinmiş çok bize özel bir şey. Neler olduklarını görmek için filmi izlemeniz gerek. 
Zafer (Cem Yılmaz) ayrı yaşadığı eşini tekrar kazanmak için suç dünyasından kendini sıyırıp, bir film yapmak üzere kolları sıvar. Eski bir yönetmen olan Ahben’in (Zafer Algöz) yıllanmış senaryosuyla işe koyulur. Ekibinde kimler yoktur ki, adeta evlere şenlik bir çete. 
Oyuncuların hepsi çok iyi. Şahsen Çağlar Çorumlu ve Zafer Algöz olmasa ekip çok eksik kalırmış diye düşündüm. Bu arada Zerrin Tekindor küçücük bir rolde muhteşem bir karakter yaratmış. Onu izlemeye doyamadım desem yeridir.
Pek Yakında, “Eski Yeşilçam Filmlerinin Tadı Var” denir ya, işte o tadın tadını çıkarmak için yapılmış bir film. Bak dikkatinizi çekerim suyunu çıkarmak için değil:)  Çünkü filmde bir çok eski ve sevdiğimiz filme, yönetmene, oyuncuya gönderme yapılıyordu. Bu elbette yeni bir şey değil. Daha önce de pek çok kez yapıldı. Türk Sinemasının gelmiş geçmiş en kült filmlerinden birine -Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni/ YAVUZ TURGUL- gönderme yaparsanız ve hatta bir tür yeniden çevrimini yapıyorsanız modern bir yorumunu sunuyor olmanız gerekir izleyiciye. Tekrara düşerseniz “suyunu çıkarmış” olursunuz. Çok tehlikeli bir iş bence. Ama Cem Yılmaz bir tür saygı duruşu yapmak istemiş ve çok da iyi yapmış. Kimse bu işin altında kaldığını söylemesin.
Kendi filmlerinden karakterlerin de filmin bazı sahnelerinde ortaya çıkması sevimli bir detaydı. Doğrusu Altan izleyicinin sevdiği bir karakterdi, İskender de öyle oldu ve Zafer de çok farklı biri değil aslında. Ne diyelim; Cem Yılmaz “bu insanı” anlatmayı seviyor. Türk insanı da yıllardır sinemada “o insanı” seyretmeyi ve onunla özdeşleşmeyi sevdi. Dedim ya ironi bizim genlerimizde var. Tıpkı her filmin sonu mutlu bitsin istediğimiz gibi. 
Doğuluyuz biz, öyle çok da fazla realite sevmeyiz sinemada. Gerçek hayatımız yeterince serttir bizim, orada ağladığımızdan daha fazla ağlamadan çıkarsak bir filmden, film seyretmiş saymayız kendimizi.
O güzelim Adile Naşit‘in Sultan filminde Türkan Şoray‘a gülerek dediği gibi “Koş kız koş, çok güzel film gelmiş, yine çok ağlıycaz” 
PEK YAKINDA, bizim sahiden pek yakınımızda duran bir film olmuş. Mutlaka izleyin derim, “çok ağlıycaksınız” garanti ediyorum:))İyi seyirler dilerim...

2 Ekim 2014 Perşembe

BİRİ BANA ANLATSIN!

“Kurban Bayramı çocuğa nasıl anlatılır” diye bir konu açmış bir gazete. Sağolsunlar konunun uzmanı bir hekim de bulup tavsiyeleri sıralamışlar.
Aynı senin gibi korkuları, sevinçleri, hayalkırıklığı, neşesi, hüznü olan…
Aynı senin gibi uykusu gelen, kıvrılıp bir köşede uyuyan, gerinerek uyanan, karnı acıkan, küsen, ağlayan…
Gözlerinizin tam da içine sevgiyle bakan masum bir çift gözü olan, çocuğunuz kadar küçük, çaresiz ve güçsüz bir canlıyı, senin bayramındır diye keserek öldürmenin nesini anlatacaksın bir çocuğa.
Bana kimse anlatamamıştı mesela. Sonunda da "günahtır ağlama" deyip kestirip atmışlardı. Çocukluğumda kesilerek öldürülen her kurbanın gözleri vardır baktığım her hayvanın gözünde hala.
Nesi bayramdır bunun o da ayrı konu? Üstelik kimse kimseyle birşey paylaşmıyorken artık. Herkes kendi katliamını kendi evlerinde buzdolaplarıyla paylaşarak yaşamaktayken.
Kimse bana anlatmaya çalışmasın; sokaklarda, eli satırlı katilinden kaçmaya çalışan zavallı çaresiz bir hayvanın din adına kesileceğini.
Kimse bana anlatmaya kalkmasın kaçtığı için boynundan önce ayakları kesilen zavallı çaresizin din adına kesileceğini,
Kimse bana anlatmaya kalkmasın, kamyonun arkasında bağlanmış sırasını beklerken, kendinden bir önceki talihsizi seyrettiği için sarsıla sarsıla titreyen koskoca bir ineğin din adına kesileceğini,
Kimse bana anlatmaya kalkmasın toplumsal paylaşım, fakir fukara, İslam medeniyeti zırvalarını,
Kimse bana anlatmaya kalkmasın sokaklarda oluk oluk akan kanın nedenini,
SUSUN!
Her vahşet başka vahşetleri doğurur. Her uzlaşının, kabullenişin altında bir suç vardır.
Örneğin;
Kimse bana sormasın bizim ülkemizde herkes neden birbirini kesiyor diye, 
Sorsan "besmeleyle kestim ama" diyor kardeş katili bile...
Kimse bana sormasın çocuğa, kadına, kediye, köpeğe bunca şiddet neden çığrından çıktı diye,
Daha çocukken bu vahşeti görmeye alıştırıldığımız, inandırıldığımız, koşullandığımız, uzlaştırıldığımız için olmasın. 
Herkes birbirini besmeleyle keser oldu bu ülkede.
Neden acaba?

25 Eylül 2014 Perşembe

"DÜŞMAN HATTI"NI UZAKTAN İZLEMEK


Behind Enemy Lines (Düşman Hattı) 2001 yapımı, Bosna'daki Sırpların yaptığı Boşnak katliamını anlatan bir savaş filmi. Bu kez Amerika'nın ve barış gücünün -artık nasıl bir güçse- gözünden anlatılıyor olup bitenler. Yönetmenliğini John Moore 'un yaptığı; oyunculuk kalitesi, çarpıcı görsel kareleri, gerilim yaratan güçlü senaryosu ile etkileyici bir film kuşkusuz.

Teğmen Burnett (Owen Wilson) Bosna savaşında BM barış gücü olarak bulunan birimde görevli bir Amerikan askeridir. Karada tarihin en yüzkızartıcı soykırımlarından biri yaşanmaktayken genç teğmenin yeterince savaşın içinde olmadıklarından dolayı canı sıkılmakta ve konuşlandıkları gemide arkadaşlarıyla suda top sektirmektedir.

"Bu savaşın yanında bir prospektüs verilmeliydi, bugün bu insanların yanındayız, yok yarın diğer insanların. Anlamıyorum neden. Aslında biz sadece izliyoruz, hiç bir şey yapmıyoruz" diyen teğmen, Amiral Reigart (Gene Hackman) a istifasını sunar. Bunun üzerine başarılı ama uçarı Teğmene, motive olması amacıyla Amiral tarafından bir keşif uçuşu görevi verilir.

Ne var ki çektiği fotograflarla birlikte uçağı düşer, arkadaşı Sırp milisler tarafından infaz edilir. Bu andan sonra hayatı tam bir kabusa dönen deneyimsiz asker için Bosna dağlarında bir canpazarı başlar. Bir Sırp katliamının izlerine bizzat tanık olan teğmene üstleri de sahip çıkmaz. Sırp tarafını kızdırmayı göze alamayan Barış Gücü, teğmeni orada kaderine terketmeyi uygun bulur.


Ama filmin sonu mutlu merak etmeyin. Haşarı ve sevimli teğmenimiz gereken savaş dersini de alıp ilkeli ve fedakar komutanı Reigart tarafından cehennemden kurtarılır. Cehennem, cehennemdekilere bırakılıp çekilinir.

Film; çarpıcı bir senaryo ile bu savaşta kaderine terkedilen müslüman bölge insanının dramını anlatıyor aslında. Özellikle bataklıktaki toplu mezarlık sahnesi etkileyiciydi. En azından Amerikalıların, aslında dahil olmadıkları bir savaşta orada neler olduğunu dünyaya anlatma cesaretini göstermiş bir filmdir.

Ama biliyoruz ki; Amerika bu tür filmlerle katıldığı savaşlarda yaptığı hataların özeleştirisini yapar görünüp bir şekilde kendini aklar hep. Vietnam savaşından ve 2.Dünya Savaşı'ndan sonra da benzer filmler yaparak kendi toplumundaki savaş karşıtlarının seslerini kısmayı başarmıştı. Biliyorsunuz 90lı yılların başındaki Körfez Savaşı içinde benzer bir tutum sergilendi.

Hollywood bunu hep yapıyor demek yanlış olmaz. Bize gerçek yüzünü göstermek için değil, kendi halkını yatıştırmak için yapıyor. Yoksa hala her fırsatta, kendisinden epey uzaktaki sorunlu coğrafyalara askeri müdahaleye kalkışmazdı değil mi?





18 Eylül 2014 Perşembe

PUTİN'İN RUSYA'SI


St Petersburg'a ağustosun son pazartesi günü, yağmurlu ve serin bir öğle sonrası ayak bastık. İstanbul'daki 36 derecelik günlük güneşlik bir havayı bırakıp 10 derecelik bir havada kendimizi bulunca biraz afalladık. Bu kadarını galiba hava tahmincileri bile beklemiyordu ki hazırlıksız yakalanmış olduk.

Ama şehir yine de çok güzel göründü gözüme. Binalar sanki "hiç yıkılmasın sonsuza dek yaşasınlar" diye ağır taş malzemelerden, planlı programlı, özene bezene, birbiriyle uyumlu şekilde inşa edilmişler gibi duruyorlar. Bizim mimari kültürümüze ne kadar uzaktır bu anlayış. Bizde; sanki çadır kuruluyormuşçasına bir çırpıda yapılmış hissi verir binalar. Plansızdır, öngörüsüzdür. Hepsi sanki "günü kurtarsın o yeter" denilmiş gibidir. Sonuçta çirkindir işte. Oysa burada gördüğüm insana değer veren mimari çevre beni mutlu ediyor.


Otele gitmeden önce yaptığımız şehir turu; caddeleri, insanları, yaşam kültürü hakkında bolca fikir veriyor. Ama doğrusu St Petersburg'u nehir turu yapmadan tanıyamazsınız. Bir kanallar şehri demek yanlış olmaz sanıyorum. Çoğu alçak olan köprülerin altından geçerken uyarılıyoruz. Bir çoğu, ayaktaysanız başınız için tehlikedir. Ama ne gam hepsi öyle güzel ki...


Burada insanlar telaşsızlar, rahatlar ama çok kuralcılar.  Yabancılara karşı çok içten davrandıklarını söyleyemem. Ama kutuplara bu kadar yakın olan bir şehrin insanlarından da bundan daha fazla sıcaklık beklemek abes olurdu zaten :) Genel olarak serin ve durgun olduklarını söyleyebilirim. Çocuklar bile neşesiz, kuşkucu ve donuklar.


Akşam otele yakın bir restoranda ünlü çorbaları "borş" u deneme fırsatı bulduk. Bu, ana malzemesi pancar olan bir tür etli sebze çorbası. Ardından yerel tatları denemek istedik ancak anladık ki yemek kültürü Hint, Özbek, Çin yemekleri üzerine kurulu bir ülkedeyiz. Öyle pek de "Rus Yemekleri" diye bir kavram yok. Aslında mimarileri de bu Asya halklarının mimarilerine çok benzerlik gösteriyor. Genel olarak bu ülkede bütün bu kültürler her alanda kaynaşmış diyebilirim.


Bu arada bambaşka bir alfabenin kullanıldığı bu ülkede tabelaları hiç çözemiyor olmamız stres kaynağı. Her an kaybolabilirsiniz:)) Dili çözmeye çalışmaktan başka çare yok. Bulmaca çözmek gibi eğlenceli bir iş oldu bizim için. Bir kaç gün içinde Rusçayı sökeceğimden eminim:))

Turistik mekanlarda bile ingilizce bir tabelaya rastlamak mümkün değil. Dillerini önemsiyorlar ve Ruslar bu konuda çok hassaslar. Putin 10 yılda ülkede çok şeye hakim olmuş ve kararlılıkla değiştirmiş. Bu da onlardan biri. Saygı duymamak mümkün değil. Kendi ülkemdeki tabela ve dil karmaşasını düşününce üzülüyorum. Anlaşılan 90 lı yılların sefil halkından çok uzakta artık özgüveni yüksek, refah insanların yaşadığı bir ülkedeyiz. Putin, hakkında bazı münferit protestolara rastlamış olsak ta, ülkede çok sevilen ve her sözü kanun gibi dinlenilen bir lider.


Hermitage Müzesi ve şehirde gezdiğimiz diğer müzelerden edindiğim izlenim; gösterişe, mücevhere, özellikle altına ve akıldışı kibirli bir saray hayatına düşkün bir hanedana sahipmişler. Özellikle 16. yüzyıldan itibaren duvarların tamamının altın büstler, bezemeler, heykeller ve kabartmalarla kaplandığı saraylar inşaa edilmiş. Aynı dönemde halkının soğuk, açlık, pislik ve vebadan kırıldığını hatırlayınca bu kadar ihtişam insana fazla geliyor.


Rus tarihindeki en çarpıcı kadın karakterlerden biri olan 2.Katerina aslında Prusyalı bir generalin kızıdır. Henüz 15 yaşında saraya gelin gelir. Hiç sevemediği kocası Peter'in Çar olması üzerine de düzenlediği bir askeri darbeyle kocasını öldürtür ve Çariçe olarak taç giyer. Ülkeyi uzun yıllar başarılı bir şekilde yönetir. Diğer bütün saray kadınlarının ihtişamlı birer makyaj masası varken bir tek onun büyücek bir çalışma masası var. Söylentiye göre; her sabah 7'de kalkar, sadece bir kahve içip masasının başına geçermiş. Ülkeler arası diplomatik görüşmeler için uzun saatler masa başında çalışır ve bölündüğü zaman asabi bir insana dönüşürmüş.
2.Katerina'nın Hermitage Sarayı'ndaki pek çok sanat eserini Avrupa'dan satın alıp St Petersburg'a getirdiği ve bu sarayı da sırf bunların sergilenmesi için inşaa ettirdiği söylenir.


Moskova güneşli bir günle karşıladı bizi. Güneşin insan psikolojisi üzerindeki etkisiyle midir nedir daha sevimli ve tanıdık göründü şehir gözüme. Metropollere alışık bünyemiz Moskova'da rahat etti sanırım. Burada pek çok etnik kimlik ve daha karmaşık bir şehirli profili var.
Kesinlikle daha ılıman bir iklimi var. En azından hava 19-20 derece civarında. Bu türlü güneşli günlerinin yıl bazında en fazla 40-45 gün olduğunu söylediler. Rusya'da beni en çok düşündüren ve etkileyen konu bu şanssız iklim koşulları oldu. Böyle bir coğrafya ve iklimde tutunup, yaşamak ve düzen kurmak zorunda kalan insanlara göre ne kadar şanslı olduğumuzu düşündüm. Güneşli bir sabaha uyanmanın bile tek başına insana bahşedilen en büyük hediye olduğunu farkedip şükrediyorum.


Kızıl meydan ve civarındaki yönetim binaları bir çok yasağa rağmen ulaşılmaz görünmedi gözüme. Çünkü şehrin tam merkezindeler. Bu; caddeleri 8+8 şeritli, bulvardan epey hallice olan, aydınlık ve geniş şehri Petersburg'dan daha fazla sevdim sanırım.
Bizim oraya ulaştığımız sıralarda yabancı bir devlet adamının ağırlandığını öğrendik. Trafik bu yüzden İstanbul'u aratmıyordu. Şehrin nüfusu 11 milyon kadar ama burada İstanbul'daki gibi üstünüze gelmiyor kalabalıklar.


Moskova Metrosuna bir öğleden sonra gittik. İş dönüşü saatleri olmamasına rağmen kalabalıktı. 40'lı yıllardan kalma heykeller ve resimlerle bezeli Moskova Metrosu görülmeye değer bir yer. Rusya siyasi tarihi hakkında bir tür resm-i geçit gibi. Yaygın bir ağa sahip ve çok kullanılan bir ulaşım aracı.


Ünlü Arbat sokağına gittiğimiz gün biraz yağmur çiseliyordu. Ağustos'ta bir gün olmasına rağmen umduğum -sandığım- kadar kalabalık değildi. Ama yine de tanıdık ambiyansı nedeniyle de bu en çok merak ettiğim mekanda olmak beni çok mutlu etti. Rusya'da nadiren rastlayabileceğiniz açık hava kahvelerinden birinde kahvemizi içip insanları seyrettik bir süre. Bir Türk olarak bu açık hava kahvelerine ne kadar alışık olduğumu farkettim, görünce "mal bulmuş Magribi gibi" çığlık attığımı hatırlıyorum.


Novodevici bir mezarlığın adı. Ülkenin ileri gelenlerinin ve hatta tarihe iz bırakmış Rus büyüklerinin yattığı çok eski bir mekan demek doğru olur. Bizim ziyaretimizin nedeni ise; bu büyük mezarlıktaki bir kaç yabancıdan biri olma ayrıcalığına sahip olan Nazım Hikmet'in mezarının burada olması. Rusya büyük şair'i çok sevip saymış. Yoksa bu mezarlıkta yer almak çok zengin ve nüfuzlu bir Rus için bile mümkün değil. Nazım Hikmet'in çok ilgi çekici ve estetik bir mezarı olduğunu söyleyemem ama bir çok ilginç mezar gördük. Ölen kişiyi tasvir edecek bir şekilde mezar yeri hazırlıyorlar. Çoğunda heykel, bir kaçında kabartma resim vardı. Mekan bizim Aşiyan'ı andırdı biraz bana. Yine de atmosfer çok farklı. İnsana huzur ve yaşama sevinci veren gördüğüm tek mezarlıktı diyebilirim.



İstanbul'a dönüp toprağımı öpeceğimi düşünüyorum uçakta. Ama iner inmez sağlı sollu beni karşılayan gecekondular hemen bu düşünceden uzaklaşmama neden oluyorlar.

Nazım Hikmet'in dediği gibi Memleketim, Memleketim...  

Sen çok güzelsin, kötü olan biz miyiz ne?



10 Eylül 2014 Çarşamba

Al Gözüm Seyreyle...


Ülkemizin en karmaşık sektörü kuşkusuz inşaat sektörüdür. Hiç bir alanda bunca sektör dışı insan çalışmıyor çünkü. Neredeyse, diplomanın aranmadığı, sorulmadığı tek sektördür diyebilirim.

İnşaatçılık, 50'li yıllardan itibaren her dönemde siyasi rant malzemesi olmuş, hep birileri bu alandaki boşluktan yararlanıp köşeyi dönmeyi bilmiştir. Boşluk dediysem; sektörde alanında söz sahibi olabilecek nitelikte uzman ve eğitimli meslek insanı bulunmadığını kastetmiyorum. Neyse ki ülkemizde nitelikli devlet üniversitelerinden mezun olmuş yeterli sayıda ve yetenekli mühendis ve mimarımız var elbette. Ancak tabiri caizse karşısındaki karmaşık inşaat mafyasıyla mücadele edebilecek, yasa ve kural koyucu olabilecek düzeyde sesini yükseltebilecek oluşum yoktur.

Ülkemizde bu konuda ne yazık ki yalnız meslek odaları değil bireysel tavır ve bilinç te zayıftır. "Sokaktaki insan" bu durumun ve gidişin farkında bile değil. Mimar ve mühendislerimiz de ne hikmetse; kendi kabuğuna çekilmiş, "residence projeleri"ne gömülmüş, aldığı ödüllerle mutlu mesut yaşamakta, üç maymunu oynamaktadır. Oysa belki de ülkenin tek başına ne o rezidansa, AVM'ye veya kültür merkezine ne de bu türlü bir mimarlığa ihtiyacı yok. Ülkemizin iyi mimara çok ihtiyacı vardır, ama görünen o ki halkımızın pek yoktur.

Gördüğümüz -yada göremediğimiz üzere- bu ülkede herkes her nasılsa kendi evini pekala kendisi yapabilmektedir. Çünkü neredeyse her sokakta bir "mütayit" bulunmaktadır. Ve onlara da gerçek anlamda "ne yapıyorsun, sen kimsin" diyen yoktur. Hepsinin de aklı fikri bir an önce büyüyüp residans inşaa edip, daha fazla para kazanmaktadır. Konu "daha fazla para kazanmak" olunca da zaten orada kalite söz konusu olamaz.

Gidin bakın Bağdat caddesine, "mütayite verilen" her bina, bambaşka ölçülerde, renklerde, tarzda ve hatta kalitede yapılmakta, kimse de bunu sorgulamamaktadır. Sonuç tam bir kaos, mimari kültürsüzlük ve çirkin yapılaşma örneğidir. Tek tek güzel olabilseler bile bütünü çirkindir. Çünkü biri diğerini umursamamıştır. Bunu zorlayan da bir yasamız yoktur zaten. Maalesef bu konuda Yunanistan'ın bile gerisinde kaldık. 10 milyonluk ülkedir deyip geçmeyin, bakın nasıl koruyorlar şehirlerinin mimarisini. Bir binayı değil, tek bir pencereyi bile kural dışı yapabiliyor musunuz sorun bakalım. Hal böyle olunca da kimse sormasın neden nitelikli turist gelmiyor bu ülkeye diye. Bu çirkinliğe ancak göremeyen gözler katlanır da ondan. Bu estetik yoksunluğunu küçümsemeyin, büyük bir toplumsal sorundur. Çünkü bu çirkinliğe maruz kaldıkça, giderek bütün toplum o "göremeyen gözler" safına katılmaktadır.

Belki de öncelikli ihtiyacımız, memleketi bu ilkokul mezunu müteahhitlerin elinden kurtarmaktır. Niyetim kimseyi küçümsemek değil ama dünyanın hiç bir yerinde kabul edilmiş bu türlü bir meslek insanı ve legal icraatı yoktur. Misal; sahte doktor, sahte avukat haber değeri olan bir skandaldır. Ama siz "sahte mimar " diye bir haber duydunuz mu hiç? Duyamazsınız, çünkü onlardan bu ülkede çok var. Canı sıkılan herkes bu ülkede inşaat yapmaya başlayabilir.

İnşaat sektörünün şakaya gelmeyen bir alan olduğunu 1999 Marmara depreminde deneyimledik aslında. Ama maalesef, etkili yasa ile asıl sorunun üzerine gitmek yerine bir kaç günah keçisi üzerinden olay savuşturuldu. Asıl sorgulanması gereken; inşaat kalitesi değil inşaatçının niteliğiydi. Tam da bu konuda nitelikler belirlenmedikçe, yasa düzenlenmedikçe inşaat sektöründe daha pek çok sorun yaşayacağız. Daha pek çok insanımız ölecek ve onlara da şehit denilecek gibi görünüyor.

Yaşadığımız son asansör kazasında da sorun iş güvenliği sorunu değildir aslında. Bunu görmek ve değiştirmek iktidarın ve ona yakın rant peşindeki müteahhit grupların işine gelmiyor görünen o ki. Çok güçlü oldukları kesin. Sanıyorum sahip olmadıkları tek şey, eğitim ve iyi niyet en iyi tabiriyle.

Mecliste de muhalefet kanadından bir-iki milletvekilinin verdiği soru önergeleri geri çevirilmekte, kürsüde yaptığı konuşmalar duymazdan gelinmektedir. Bu durumda mimar ve mühendis odalarına ve diğer sivil toplum örgütlerine çok büyük sorumluluk düşmektedir. Elbette çok büyük karların konuşulduğu bir alanda sesini yükseltmek ve düzeni temelden değiştirmeye kalkmak çok çetin bir iştir. Bu konuda, her kim ne yapabiliyorsa bir adım atmalı ki yapılan düzenlemeler yine bir "günah keçisi atama" cinsinden olmasın.








7 Eylül 2014 Pazar

Bir Yaz



Yaz insanıyım ben. Temmuz güneşinin, salkım söğütün, fıskıyeli havuzların, neşeli bahçelerin, saksıda sardunyaların, şıpıdık terliklerin, patlıcan kızartmaların, her daim açık pencerelerin, salınan perdelerin, mutlu kuş seslerinin, balkonda kitap okumaların, henüz gidilmemiş ülkelerin hayalleriyle dalınan öğle uykularının, avare gezinmelerin, arada bir kendini hatırlatıp geçen güneşli yaz yağmurlarının çocuğuyum.

Uzun oldu cümle... Yaz günlerinin öğle sonraları gibi:)

Yaz biraz da filmdir, müziktir benim için. Hatırlamaların mevsimidir.
En çok film kareleri gelir aklıma...Çoğu çocukluğumda izlediğim filmlerden. Mesela bunlardan biri sevdiğim bir Truffaut filmi. Kadınların ritmine-müziğine, varlığına hayran, biraz içedönük denilebilecek bir adamın izlenimleri anlatılır filmde. "The Man Who Loves Women" "Kadınları Seven Adam".
Etekleri salına salına yürüyen ince güzel kadınlar...
Tipik bir Fransız "Yeni Dalga" sineması örneği. Bir çocuğun gözüyle tanımlarsam; bir sürü küçük görsel detay ve fonda durmadan konuşan bir anlatıcı...
Yeşilçam filmlerine ve Amerikan sinemasına alışık bir çocuktum ve bu film o güne dek seyrettiğim hiç bir filme benzemiyordu. Aslında giriş-8gelişme-sonuç anlamında bir akış ta yoktu pek bu filmlerde. Hayata dair detayların görselleştirildiği bir durum tesbiti, bir insan belgeseli gibiydi sanki. Ama ben ilk izlediğim andan itibaren çok sevmiştim.
Hergün gidip tekrar tekrar izlemek istiyordum. Bu filmleri seyretmek insana bakmayı ve görmeyi öğretiyor sanırım. Detayların, inceliklerin farkına varmayı onların sayesinde mi öğrenmiştim ben acaba?



Eskişehir, çocukluğumun geçtiği, benim kitap ve sinema merakımın şekillendiği güzel memleketim...

O yaz bir Fransız filmleri haftası yapıldı ve pek çok Fransız filmi gösterime girdi arka arkaya... Ve ne şanstır ki bu tarzda ürün veren pek çok yönetmeni ve filmini ben daha o çocuk yaşımda izleme fırsatı bulmuştum. Şimdi artık yerinde yeller esen Yeni Sinema'nın hemen bitişiğinde babamın dükkanı vardı. Ne yapıp edip babamı ikna eder iki günde bir dükkana geliyim diye yalvarır sonra da sinemaya sızardım:)

O ağır tempolu, belirgin bir konusu ve akışı olmayan Fransız filmlerini tercih eden pek yoktu. Eğer bir yerli film yoksa Amerikan filmleri mutlaka salonu doldururdu.
Oysa Avrupa sineması pek çok yetişkin için bile sıkıcı olabilir aslında. Olsun, ben nasıl da merakla seyreder, çıkınca babama anlatırdım dükkanda.

O yaz epey film izlemişim "Yeni Sinema"nın o ıssız salonunda.
Benim film düşkünlüğüm daha çocukken, işte bu sinema salonunda başladı diyebilirim. Tekrar izleyesim var bu filmi yaz bitmeden. Küçük bir mutluluk işte bu da. Artık yıkılmış olan "Yeni Sinema"nın rutubetli salonunu hatırlarım belki biraz. Çocukluğumun uzak Eskişehir yazını...


Yazın daha hafif yaşanır hayat sanki. Daha sevimli görünür herşey gözünüze. Daha geçirgendir hayatlar. Evler daha teklifsizdir o hayatlar gibi. Bir Akdenizli oluverir en kuzeylisi bile ülkenin. 

Evlerin sesleri, şarkıları, telaşları, kokuları birbirine karışır sormadan. Bu küçük mutluluklar hatırlanır en çok bence. Misal, şubat ayından hatırladığım pek bir şey yok benim şu an. Yazın daha çok hatırlıyorum, daha çok çocukluğum var sanki yaza dair diyorum.

Epey kitap okudum bu yaz. Yaz okumaları oradan oraya atlayarak yapılır biraz. Yazın kendisi gibi hercaidir yaz okumaları da. Bir çok kitaba başladım, diğerinde aklım kaldı. Sahaflar, Kadıköy, gittiğim AVM'lerin kitapçılarından elimde sevimli heyecanlarla döndüm.

Tomris Uyar'dan "Otuzların Kadını" öykülerini okuyorum şu ara. Nasıl iyi geliyor akıllı, duyarlı kelimeleri. Bu yazdan aklımda kalacak en güzel saatler, kuşkusuz okuduğum balkon-çay-kahve saatlerimdir.

Bir kaç güncel siyaset-araştırma kitabı yanısıra Sait Faik "Havuz Başı" öyküleri okuyorum. Öyküleri romandan daha fazla sevip önemsediğimi farkettim. Çok iyi öykü yazarlarımız olduğundan olabilir mi acaba. 

Albert Camus var sırada. Henüz kapağını kaldırmadığım iki kitabı duruyor sehpada. Biri denemeleri, diğeri öyküleri. Bakışıyoruz arada. Bayılırım bu ertelenen küçük mutluluklara, meraklara:)

Ve tabii filmler...
1992 yapımı "Scent Of a Woman" Al Pacino'nun en sevdiğim filmlerinden biridir. O'nu mu filmi mi daha çok sevdim bilemedim şimdi. Tam da böyle güzel bir yaz gecesi için muhteşem bir seyirliktir. Filmin özellikle dans sahnesi bana hep iyi gelir. Size de iyi gelsin dilerim.

"no mistakes in the tango Donna, not like life" filmin bir çok güzel cümlesinden sadece biri...hep hatırlamak istiyorum. Ne çok korkuyoruz hata yapmaktan. O kadar ki yaşamaktan vazgeçiyoruz bu yüzden.



Sokrates demiş ki; dürüst insanlar hep çocuk kalır. Gülümsedim. 


         









14 Ağustos 2014 Perşembe

Dünyanın Bütün "Güzel" Kadınları-1

Oldum olası biyografilere düşkünüm. Sevdiğim ve ilgilendiğim insanların ne yaptıkları kadar onu nasıl yaptıklarıyla da ilgilenmişimdir hep. Yaşadıkları yaptıklarını ne kadar etkilemiştir? Bunu ona yaptıran ya da söyleten nedir bulmak isterim. Bu yazıda bu "sevdiğim" insanlardan bazılarını, "güzel" kadınları yazmak istedim.


Sözgelimi Afife Jale'nin çok zor bir hayatı olmuş. Önce ailesiyle ve zor bir toplumla sonra da uyuşturucuyla mücadele etmiş kısacık yaşamında. Oyunculuğa gönül vermesi hayatındaki bir çok sorunun başlangıcı olmuş. Önce ailesi evlatlıktan reddetmiş, ve terketmiş. Sonra da müslüman olduğu halde sahneye çıktığı için mahkemeye verilmiş, yargılanmış. Toplum tarafından aşağılanmış, yalnızlaştırılmış. Uğrunda her şeyi gözden çıkardığı tiyatrodan da uzaklaştırılmış. Bu mücadelede onlar bile yanında olmamışlar. Bu nasıl bir hıyanetse dünyanın bütün "güzel kadın"ları bu dertten muzdariptir işte.

Fikrini söyleyebilme cesaretini gösterebilen, kendi hayatı hakkında kendisi karar veren kadın sevilmiyor. Bu erkeklere bahşedilmiş gibi davranılıyor. Ve böyle bir kadın bilsin ki annesi bile karşısındadır, değil ki toplum ve erkekler... Belki de en çok da bu "öteki kadın"lar yıkıcı darbeleri indiriyorlar bu cesur kadınlara.

Afife Jale'nin çok sevdiği eşi Selahattin Pınar, O'nu çok sevmiş ama sıkıca tutamamış elinden anladığım kadarıyla. Sonunda öylece kayıp gitmiş bir bilinmeze. Onun kararlılığı ve özgür ruhu ile biçimlendirdiği hayatı, tek başına zaten ilham veren bir sanat eseri bence. Sonu hüsran da olsa; bu hayat, büyük bir cümledir zamana kaydedilmiş.


Ya da bir diğer "güzel kadın"; Marilyn Monroe. Onun o güzel yüzündeki hüznün gerçek nedeni çocukluğunda yaşadığı travmalar olabilir mi? Ailesinin ilgi ve sevgisinin eksikliğini erkeklerin ilgisiyle tamamlamaya çalışmış gibi sanki. Giyim tarzı, duruşu, çoğu fotograflarındaki aşırı kadınsı halleri... Sanki etrafındakilere "sevin beni, çok sevin beni" diye bağıran bir tarz bu. Buram buram bir aşırılık, sağlıklı bir bünyeden çıkmaz zaten. Bebekken yeterince kucaklanmayan, öpülmeyen, sevilmeyen çocukların bu travmayı asla atlatamadıklarını okumuştum bir yerde.

Arthur Miller, Monroe'nun hayatından çokça esinlendiği senaryosuyla "Uygunsuzlar" filminde ona şöyle söyletir. "Maalesef beni hiç babam dövmedi, hep başkaları dövdü"  Bu can yakıcı repliği yazan Arthur Miller'ın Marilyn'i en iyi anlayan adam olduğunu düşünüyorum. Fakat ünlü bir yazar olmanın egosu bir kadını anlamaya yetse de onu kucaklamasına engel olmuş belli ki. Zaten bu filmden kısa süre sonra ayrılmışlar. Ölümünden sonra da cesedini ilk kocasına teslim etmişler mesela. Çok anlamlı bence.

Marilyn için kararlı bir kişilik diyebilir miyim emin değilim ama özgür ruhlu güzel bir çocuk denebilir sanıyorum. O da bu türlü pek çok kadın gibi hiç büyümemiş. Oradan oraya savrulmuş, üzerine atılan taşlarla mücadele etmiş hep. Ama kendince yaşamaktan asla vazgeçmemiş.


Güzelliği aşırıdozda öne çıkarıldığı için çoğu insan bir aktrist olarak O'nu hafife alır. Oysa yeteneğiyle çağdaşı bir çok oyuncunun içinde bence parlayan bir yıldızdır. Şahsen en sevdiğim filmlerinden biri olan "Lets Make Love" daki performansı inanılmaz. Onun olduğu bir sahnede başka birşeye odaklanamıyorsunuz. Şüphesiz rol arkadaşı Yves Montand'la kimyalarının tutmuş olması farkedilmeyecek gibi değil. Montand gerçekte de Marilyn'e aşık olmuştur. Hemen her filminde birlikte oynadığı oyuncuların ona aşık olduğu söylenir. Hiç şaşırtıcı bulmadım:)

Onda güzel olmanın ötesinde bir şey var; bence muhteşem.

Bu filmde söylediği şarkı için (my heart belongs do daddy) playback yaptığını düşünmüştüm ilk izlediğimde. Şaşırtıcı olan sadece şarkı söylemiyor olması. Sanki müziği görselleştirmişti. Vurguları, dansı, mimikleri... tek kelimeyle harika. Oysa bugün çok az kişi onu bir şarkıcı olarak kabul eder. Ama ben bu şarkıyı ne zaman dinlesem asla onun gibi yorumlayabilecek birinin daha bulunamayacağını düşünürüm. Ne zaman canım sıkılsa oturur ya bu filmini ya da bir Billy Wilder şaheseri olan "Bazıları Sıcak Sever" i tekrar izlerim. Eminim şu iki filmin samimiyeti bana olduğu gibi herkese de iyi gelir.





Marilyn çok okuyan biridir. Şaşırtıcı değil mi? Benim için değil aslında. Hiç bir başarı rastlantısal değildir bence. Bir insanın bu kadar çok yönlü ve yetenekli olabilmesi için çok zeki ve donanımlı olması da gerekir zaten. Baktığı şeyi görebilen bir göz sıradan olamaz.

Marilyn bir röportajında gazetecilere der ki; "Benim derdim para kazanmak değil ki ben sadece muhteşem olmaya çalışıyorum"

Bence zaten öyleymiş, farketmesine izin vermemişler.






11 Ağustos 2014 Pazartesi

KIŞ UYKUSU



"Kış Uykusu" uzun bir filmdi. Zor muydu? Hayır. Sert miydi? Evet.

Kış Uykusu'nu diğer Nuri Bilge CEYLAN (NBC) yapımlarından ayıran en önemli fark sanırım oyuncuların ilk kez geniş kitlelerce tanınmış kişilerden seçilmiş olması ve senaryoda diyalogların artışıdır. Ben filmin afişini ve çekim mekanını duyunca turistik bir anlatım ve şık görsel planların olacağından korkmuştum aslında. Gerçekte bu hiç NBC tarzı değildir biliyorum. Bu türlü yazar ve yönetmenlerimiz var ve yurt dışında sadece bu yüzden ödül aldıklarını düşünürüm. Bu "sanatçı"larımızın yabancılara görmek ve duymak istediklerini pazarlayan zanaatkarlar olduklarını düşünüyorum. Nuri Bilge Ceylan'ı tam da böyle olmadığı için çok seviyorum.

Filmin ana mekanı soğuk ve uzak bir taşra kasabasıdır. Kapadokya. Bu mekan adeta bir film platosu gibidir. Şaşırtıcı ve olağanüstü taş oluşumların sıradan Anadolu insanı üzerinde pek de olağanüstü etkileri yoktur. İçedönük ve kasvetli mimari yapıları gibi kapalı ve suskundur insanları da.

Filmin büyük oranda loş iç mekanlarda geçiyor olması ve dış çekimlerin de birer yoksul Anadolu köyü gerçeğini yansıtması hikayeye büyük katkı sağlamış. Ancak Nuri Bilge ve eşi Ebru Ceylan'ın birlikte hazırladıkları senaryo ve diyaloglar görüntülerin önüne geçmişti. İnsan ruhunun en karanlık noktalarına dürüstlükle ve cesaretle giden filmin bir çok sahnesi ve repliği aklımdan çıkmayacak.

Filmin en etkileyici sahnelerinden biri; İsmail'in (Nejat İşler) parayı şömineye attığı sahnedir kuşkusuz. Doğrusu diyaloglar ve bu sahnenin kurgusu pek NBC tarzı değildi. Sahne sanki eski bir Yeşilçam filminden yetişip gelmiş gibiydi. Hatta Nejat İşler tam da "bu rollerin adamı" idi. O replikler ve davranış tarzı yoksul ve cahil bir Anadolu köylüsünden zor çıkar. Bizim köylümüz daha çok Hamdi Hoca(Serhat Kılıç) gibi hatta daha da çok Hidayet(Ayberk Pekcan) gibidir. Elbette bu bir kurgu biliyorum. Ama duygusallığa girdiğiniz anda kulvar değiştirirsiniz. Çok etkilendiğim bir sahne olduğunu söylemeliyim ama daha Nihal'i(Melisa Sözen) karanlıkta cebinde parayla o yoksul evin kapısını çalarken gördüğüm an zaten şömine sahnesini de öngörmüştüm. Her evde bir soba varken o odada şömine oluşu da zaten sahnenin sonunu fısıldıyor gibiydi.


Filmin en can yakıcı sahnelerinden biri de, çocuğun af dilemeye zorlandığı sahneydi. O sahnedeki gerilim filmin en üst noktasıydı. Çok sahici ve düzdü.
Bir diğeri Aydın(Haluk Bilginer) ve Necla'nın(Demet Akbağ) tartıştığı sahne. O loş odada, sadece yağmur oluklarındaki iç karartan sesin eşliğinde başka hiç bir ses olmaksızın çekilen sahne müthişti. Birbirlerine ardarda bıçaklar saplayan iki kardeşten Necla'nın akıbetini seyirci asla öğrenemedi. O sahneden sonra Necla bir daha görünmedi. 

Kötülük ve iyilik, vicdan ve ahlak, kibir, benmerkezcilik, hayatın amacı, insani değerler, yoksulluk ve varsıllık ve evlilik  üzerine epey düşündürücü diyaloglar ve sahneler filmi benim için muhteşem kılan ögeler oldu. Bu film bir kitap olarak ta başyapıt olurdu bence.

Filmin başarılı mekan seçimi ve dekorlarını Gamze Kuş yapmış. Başarılı çekimler ve ışık düzeni yine Gökhan Tiryaki'ye ait. Filmin fon müziği öyküyü destekler türden bir klasik. Yönetmenin başka bir filme atıfda bulunmak için bu müziği seçtiği söyleniyor.

Bu arada zavallı bir atın, köpeğin ve tavşanın sırf bu filmin çekimleri için eziyet görmediğini bilmeye şiddetle ihtiyaç duyuyorum. Sanat yapmak için canlılara eziyet etmek ya da öldürmek bağışlanamaz. Sözkonusu olan Nuri Bilge Ceylan bile olsa.

Film boyunca, büyükkentten kaçarak babasının taşradaki oteline sığınmış bir yazar olan Aydın'ın etrafındaki insanlarla ilişkisine tanık olduk. Köylülere karşı buyurgan, mesafeli, alaycı ve küçümseyici bir tavır içindedir. Hidayet, Hamdi hoca ve Fatma hanım'a neredeyse birer böcekmiş gibi davranmaktadır. Aslında herkese karşı benzer bir tavırda olduğu, eşi, kardeşi ve öğretmen Levent (Nadir Sarıbacak) ile geçen diyaloglarında da kendini gösteriyor. Ama tümüyle kötücül bir karakter değildir Aydın. Necla da, hatta Nihal bile mükemmel değildirler zaten. Herkes kendi sorunları yüzünden başkasını öldürmektedir yavaş yavaş. Herkes bir şeylere tutunma çabasındadır hayatta kalmak için. Aslında herkes kendi gerçeğinin de farkındadır. Bu gerçeklerin yüzüne haykırılmasının gereği ve faydası yoktur. Bazı şeyler değişemezdir, çünkü onlar birer seçim değildir. Filmin karakterlerinin neredeyse tamamı bir Oğuz Atay romanından fırlamış gibiydi. Film tutunamayanlara bir güzellemeydi sanki.

Bu filmin beyazı siyahı yoktu. Herşey ama herşey, hatta afişi bile griydi. Kıyafetler, dekorlar ya gri ya da solgun renklerdeydi. Tıpkı filmin kahramanları gibi hiç bir şey siyah-beyaz değildi.

Filmin oyuncu kadrosu da tam bir şölendi. Özellikle yan rollerdeki tüm oyuncular beni büyüledi diyebilirim. Hiç kimsenin rolü üzerinden akmamıştı. Haluk Bilginer iyi bir oyuncu. O'nu izlemeye bayılıyorum. Ancak söylemeliyim ki Serhat Kılıç ve Ayberk Pekcan ondan rol çalmışlar. Serhat Kılıç inanılmaz bir yetenek, girdiği her sahnede adeta parladı. O'nu zaten takip ediyordum ama artık ne yapsa izleyeceğim biridir. Melisa Sözen abartısız, ekonomik bir oyuncu, yüzünü ve ifadelerini yerli yerinde kullandığını düşünüyorum. Beni şaşırtan Demet Akbağ oldu. O'nu ilk kez komedi dışında bir yapımda izledim. Zorlanacağımı ve bu yüzden filmin içine giremeyeceğimi düşünüyordum. Neyse ki gerçek bir oyuncu vardı Necla rolünde de.

Küçük bir not da ödül töreni için. Ödül töreni Soma felaketi ile aynı günlere denk geldi. Sanatçıların  siyah giymeyi tercih etmeleri anlaşılabilir. Ancak bu siyah elbise için sanıyorum Ebru Ceylan'ın değil, Melisa Sözen'in seçimi daha doğru olmuş. Demet Akbağ ise demode bir elbise ve ayakkabı seçerek kırmızı halıda hayalkırıklığı oldu. Ancak bütün bunlar onlarla gurur duymamıza engel değil elbette.

Ve küçük bir dedikodu: Filmin afişinin bir reprodüksiyon olduğunu sanıp sağda solda arayanlar varmış. Gerçekte böyle bir tablo olduğundan ben pek emin değilim:)