18 Eylül 2014 Perşembe

PUTİN'İN RUSYA'SI


St Petersburg'a ağustosun son pazartesi günü, yağmurlu ve serin bir öğle sonrası ayak bastık. İstanbul'daki 36 derecelik günlük güneşlik bir havayı bırakıp 10 derecelik bir havada kendimizi bulunca biraz afalladık. Bu kadarını galiba hava tahmincileri bile beklemiyordu ki hazırlıksız yakalanmış olduk.

Ama şehir yine de çok güzel göründü gözüme. Binalar sanki "hiç yıkılmasın sonsuza dek yaşasınlar" diye ağır taş malzemelerden, planlı programlı, özene bezene, birbiriyle uyumlu şekilde inşa edilmişler gibi duruyorlar. Bizim mimari kültürümüze ne kadar uzaktır bu anlayış. Bizde; sanki çadır kuruluyormuşçasına bir çırpıda yapılmış hissi verir binalar. Plansızdır, öngörüsüzdür. Hepsi sanki "günü kurtarsın o yeter" denilmiş gibidir. Sonuçta çirkindir işte. Oysa burada gördüğüm insana değer veren mimari çevre beni mutlu ediyor.


Otele gitmeden önce yaptığımız şehir turu; caddeleri, insanları, yaşam kültürü hakkında bolca fikir veriyor. Ama doğrusu St Petersburg'u nehir turu yapmadan tanıyamazsınız. Bir kanallar şehri demek yanlış olmaz sanıyorum. Çoğu alçak olan köprülerin altından geçerken uyarılıyoruz. Bir çoğu, ayaktaysanız başınız için tehlikedir. Ama ne gam hepsi öyle güzel ki...


Burada insanlar telaşsızlar, rahatlar ama çok kuralcılar.  Yabancılara karşı çok içten davrandıklarını söyleyemem. Ama kutuplara bu kadar yakın olan bir şehrin insanlarından da bundan daha fazla sıcaklık beklemek abes olurdu zaten :) Genel olarak serin ve durgun olduklarını söyleyebilirim. Çocuklar bile neşesiz, kuşkucu ve donuklar.


Akşam otele yakın bir restoranda ünlü çorbaları "borş" u deneme fırsatı bulduk. Bu, ana malzemesi pancar olan bir tür etli sebze çorbası. Ardından yerel tatları denemek istedik ancak anladık ki yemek kültürü Hint, Özbek, Çin yemekleri üzerine kurulu bir ülkedeyiz. Öyle pek de "Rus Yemekleri" diye bir kavram yok. Aslında mimarileri de bu Asya halklarının mimarilerine çok benzerlik gösteriyor. Genel olarak bu ülkede bütün bu kültürler her alanda kaynaşmış diyebilirim.


Bu arada bambaşka bir alfabenin kullanıldığı bu ülkede tabelaları hiç çözemiyor olmamız stres kaynağı. Her an kaybolabilirsiniz:)) Dili çözmeye çalışmaktan başka çare yok. Bulmaca çözmek gibi eğlenceli bir iş oldu bizim için. Bir kaç gün içinde Rusçayı sökeceğimden eminim:))

Turistik mekanlarda bile ingilizce bir tabelaya rastlamak mümkün değil. Dillerini önemsiyorlar ve Ruslar bu konuda çok hassaslar. Putin 10 yılda ülkede çok şeye hakim olmuş ve kararlılıkla değiştirmiş. Bu da onlardan biri. Saygı duymamak mümkün değil. Kendi ülkemdeki tabela ve dil karmaşasını düşününce üzülüyorum. Anlaşılan 90 lı yılların sefil halkından çok uzakta artık özgüveni yüksek, refah insanların yaşadığı bir ülkedeyiz. Putin, hakkında bazı münferit protestolara rastlamış olsak ta, ülkede çok sevilen ve her sözü kanun gibi dinlenilen bir lider.


Hermitage Müzesi ve şehirde gezdiğimiz diğer müzelerden edindiğim izlenim; gösterişe, mücevhere, özellikle altına ve akıldışı kibirli bir saray hayatına düşkün bir hanedana sahipmişler. Özellikle 16. yüzyıldan itibaren duvarların tamamının altın büstler, bezemeler, heykeller ve kabartmalarla kaplandığı saraylar inşaa edilmiş. Aynı dönemde halkının soğuk, açlık, pislik ve vebadan kırıldığını hatırlayınca bu kadar ihtişam insana fazla geliyor.


Rus tarihindeki en çarpıcı kadın karakterlerden biri olan 2.Katerina aslında Prusyalı bir generalin kızıdır. Henüz 15 yaşında saraya gelin gelir. Hiç sevemediği kocası Peter'in Çar olması üzerine de düzenlediği bir askeri darbeyle kocasını öldürtür ve Çariçe olarak taç giyer. Ülkeyi uzun yıllar başarılı bir şekilde yönetir. Diğer bütün saray kadınlarının ihtişamlı birer makyaj masası varken bir tek onun büyücek bir çalışma masası var. Söylentiye göre; her sabah 7'de kalkar, sadece bir kahve içip masasının başına geçermiş. Ülkeler arası diplomatik görüşmeler için uzun saatler masa başında çalışır ve bölündüğü zaman asabi bir insana dönüşürmüş.
2.Katerina'nın Hermitage Sarayı'ndaki pek çok sanat eserini Avrupa'dan satın alıp St Petersburg'a getirdiği ve bu sarayı da sırf bunların sergilenmesi için inşaa ettirdiği söylenir.


Moskova güneşli bir günle karşıladı bizi. Güneşin insan psikolojisi üzerindeki etkisiyle midir nedir daha sevimli ve tanıdık göründü şehir gözüme. Metropollere alışık bünyemiz Moskova'da rahat etti sanırım. Burada pek çok etnik kimlik ve daha karmaşık bir şehirli profili var.
Kesinlikle daha ılıman bir iklimi var. En azından hava 19-20 derece civarında. Bu türlü güneşli günlerinin yıl bazında en fazla 40-45 gün olduğunu söylediler. Rusya'da beni en çok düşündüren ve etkileyen konu bu şanssız iklim koşulları oldu. Böyle bir coğrafya ve iklimde tutunup, yaşamak ve düzen kurmak zorunda kalan insanlara göre ne kadar şanslı olduğumuzu düşündüm. Güneşli bir sabaha uyanmanın bile tek başına insana bahşedilen en büyük hediye olduğunu farkedip şükrediyorum.


Kızıl meydan ve civarındaki yönetim binaları bir çok yasağa rağmen ulaşılmaz görünmedi gözüme. Çünkü şehrin tam merkezindeler. Bu; caddeleri 8+8 şeritli, bulvardan epey hallice olan, aydınlık ve geniş şehri Petersburg'dan daha fazla sevdim sanırım.
Bizim oraya ulaştığımız sıralarda yabancı bir devlet adamının ağırlandığını öğrendik. Trafik bu yüzden İstanbul'u aratmıyordu. Şehrin nüfusu 11 milyon kadar ama burada İstanbul'daki gibi üstünüze gelmiyor kalabalıklar.


Moskova Metrosuna bir öğleden sonra gittik. İş dönüşü saatleri olmamasına rağmen kalabalıktı. 40'lı yıllardan kalma heykeller ve resimlerle bezeli Moskova Metrosu görülmeye değer bir yer. Rusya siyasi tarihi hakkında bir tür resm-i geçit gibi. Yaygın bir ağa sahip ve çok kullanılan bir ulaşım aracı.


Ünlü Arbat sokağına gittiğimiz gün biraz yağmur çiseliyordu. Ağustos'ta bir gün olmasına rağmen umduğum -sandığım- kadar kalabalık değildi. Ama yine de tanıdık ambiyansı nedeniyle de bu en çok merak ettiğim mekanda olmak beni çok mutlu etti. Rusya'da nadiren rastlayabileceğiniz açık hava kahvelerinden birinde kahvemizi içip insanları seyrettik bir süre. Bir Türk olarak bu açık hava kahvelerine ne kadar alışık olduğumu farkettim, görünce "mal bulmuş Magribi gibi" çığlık attığımı hatırlıyorum.


Novodevici bir mezarlığın adı. Ülkenin ileri gelenlerinin ve hatta tarihe iz bırakmış Rus büyüklerinin yattığı çok eski bir mekan demek doğru olur. Bizim ziyaretimizin nedeni ise; bu büyük mezarlıktaki bir kaç yabancıdan biri olma ayrıcalığına sahip olan Nazım Hikmet'in mezarının burada olması. Rusya büyük şair'i çok sevip saymış. Yoksa bu mezarlıkta yer almak çok zengin ve nüfuzlu bir Rus için bile mümkün değil. Nazım Hikmet'in çok ilgi çekici ve estetik bir mezarı olduğunu söyleyemem ama bir çok ilginç mezar gördük. Ölen kişiyi tasvir edecek bir şekilde mezar yeri hazırlıyorlar. Çoğunda heykel, bir kaçında kabartma resim vardı. Mekan bizim Aşiyan'ı andırdı biraz bana. Yine de atmosfer çok farklı. İnsana huzur ve yaşama sevinci veren gördüğüm tek mezarlıktı diyebilirim.



İstanbul'a dönüp toprağımı öpeceğimi düşünüyorum uçakta. Ama iner inmez sağlı sollu beni karşılayan gecekondular hemen bu düşünceden uzaklaşmama neden oluyorlar.

Nazım Hikmet'in dediği gibi Memleketim, Memleketim...  

Sen çok güzelsin, kötü olan biz miyiz ne?



Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.