7 Eylül 2014 Pazar

Bir Yaz



Yaz insanıyım ben. Temmuz güneşinin, salkım söğütün, fıskıyeli havuzların, neşeli bahçelerin, saksıda sardunyaların, şıpıdık terliklerin, patlıcan kızartmaların, her daim açık pencerelerin, salınan perdelerin, mutlu kuş seslerinin, balkonda kitap okumaların, henüz gidilmemiş ülkelerin hayalleriyle dalınan öğle uykularının, avare gezinmelerin, arada bir kendini hatırlatıp geçen güneşli yaz yağmurlarının çocuğuyum.

Uzun oldu cümle... Yaz günlerinin öğle sonraları gibi:)

Yaz biraz da filmdir, müziktir benim için. Hatırlamaların mevsimidir.
En çok film kareleri gelir aklıma...Çoğu çocukluğumda izlediğim filmlerden. Mesela bunlardan biri sevdiğim bir Truffaut filmi. Kadınların ritmine-müziğine, varlığına hayran, biraz içedönük denilebilecek bir adamın izlenimleri anlatılır filmde. "The Man Who Loves Women" "Kadınları Seven Adam".
Etekleri salına salına yürüyen ince güzel kadınlar...
Tipik bir Fransız "Yeni Dalga" sineması örneği. Bir çocuğun gözüyle tanımlarsam; bir sürü küçük görsel detay ve fonda durmadan konuşan bir anlatıcı...
Yeşilçam filmlerine ve Amerikan sinemasına alışık bir çocuktum ve bu film o güne dek seyrettiğim hiç bir filme benzemiyordu. Aslında giriş-8gelişme-sonuç anlamında bir akış ta yoktu pek bu filmlerde. Hayata dair detayların görselleştirildiği bir durum tesbiti, bir insan belgeseli gibiydi sanki. Ama ben ilk izlediğim andan itibaren çok sevmiştim.
Hergün gidip tekrar tekrar izlemek istiyordum. Bu filmleri seyretmek insana bakmayı ve görmeyi öğretiyor sanırım. Detayların, inceliklerin farkına varmayı onların sayesinde mi öğrenmiştim ben acaba?



Eskişehir, çocukluğumun geçtiği, benim kitap ve sinema merakımın şekillendiği güzel memleketim...

O yaz bir Fransız filmleri haftası yapıldı ve pek çok Fransız filmi gösterime girdi arka arkaya... Ve ne şanstır ki bu tarzda ürün veren pek çok yönetmeni ve filmini ben daha o çocuk yaşımda izleme fırsatı bulmuştum. Şimdi artık yerinde yeller esen Yeni Sinema'nın hemen bitişiğinde babamın dükkanı vardı. Ne yapıp edip babamı ikna eder iki günde bir dükkana geliyim diye yalvarır sonra da sinemaya sızardım:)

O ağır tempolu, belirgin bir konusu ve akışı olmayan Fransız filmlerini tercih eden pek yoktu. Eğer bir yerli film yoksa Amerikan filmleri mutlaka salonu doldururdu.
Oysa Avrupa sineması pek çok yetişkin için bile sıkıcı olabilir aslında. Olsun, ben nasıl da merakla seyreder, çıkınca babama anlatırdım dükkanda.

O yaz epey film izlemişim "Yeni Sinema"nın o ıssız salonunda.
Benim film düşkünlüğüm daha çocukken, işte bu sinema salonunda başladı diyebilirim. Tekrar izleyesim var bu filmi yaz bitmeden. Küçük bir mutluluk işte bu da. Artık yıkılmış olan "Yeni Sinema"nın rutubetli salonunu hatırlarım belki biraz. Çocukluğumun uzak Eskişehir yazını...


Yazın daha hafif yaşanır hayat sanki. Daha sevimli görünür herşey gözünüze. Daha geçirgendir hayatlar. Evler daha teklifsizdir o hayatlar gibi. Bir Akdenizli oluverir en kuzeylisi bile ülkenin. 

Evlerin sesleri, şarkıları, telaşları, kokuları birbirine karışır sormadan. Bu küçük mutluluklar hatırlanır en çok bence. Misal, şubat ayından hatırladığım pek bir şey yok benim şu an. Yazın daha çok hatırlıyorum, daha çok çocukluğum var sanki yaza dair diyorum.

Epey kitap okudum bu yaz. Yaz okumaları oradan oraya atlayarak yapılır biraz. Yazın kendisi gibi hercaidir yaz okumaları da. Bir çok kitaba başladım, diğerinde aklım kaldı. Sahaflar, Kadıköy, gittiğim AVM'lerin kitapçılarından elimde sevimli heyecanlarla döndüm.

Tomris Uyar'dan "Otuzların Kadını" öykülerini okuyorum şu ara. Nasıl iyi geliyor akıllı, duyarlı kelimeleri. Bu yazdan aklımda kalacak en güzel saatler, kuşkusuz okuduğum balkon-çay-kahve saatlerimdir.

Bir kaç güncel siyaset-araştırma kitabı yanısıra Sait Faik "Havuz Başı" öyküleri okuyorum. Öyküleri romandan daha fazla sevip önemsediğimi farkettim. Çok iyi öykü yazarlarımız olduğundan olabilir mi acaba. 

Albert Camus var sırada. Henüz kapağını kaldırmadığım iki kitabı duruyor sehpada. Biri denemeleri, diğeri öyküleri. Bakışıyoruz arada. Bayılırım bu ertelenen küçük mutluluklara, meraklara:)

Ve tabii filmler...
1992 yapımı "Scent Of a Woman" Al Pacino'nun en sevdiğim filmlerinden biridir. O'nu mu filmi mi daha çok sevdim bilemedim şimdi. Tam da böyle güzel bir yaz gecesi için muhteşem bir seyirliktir. Filmin özellikle dans sahnesi bana hep iyi gelir. Size de iyi gelsin dilerim.

"no mistakes in the tango Donna, not like life" filmin bir çok güzel cümlesinden sadece biri...hep hatırlamak istiyorum. Ne çok korkuyoruz hata yapmaktan. O kadar ki yaşamaktan vazgeçiyoruz bu yüzden.



Sokrates demiş ki; dürüst insanlar hep çocuk kalır. Gülümsedim. 


         









Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.