8 Ağustos 2015 Cumartesi

Karadeniz Başkadır, Doğu Anadolu Bambaşka...

Karadeniz ve Doğu Anadolu'yu yıllardır görmek isterim. Her sene bir gezi planlayıp sonra bir nedenle iptal etmek zorunda kaldım. Bu kez kararlıyım. Gideceğim. Haftalar öncesinden hazırlanıyorum. Mevsim; haziran sonu temmuz başı. Dediler ki bu mevsim, İstanbul'a yaz, Karadeniz'e bahardır. Bayıldım.

Yolculuğumuz Trabzon havaalanında başladı. Hava yağmurlu, tahminimden daha serin.
Ama Atatürk Köşkü'ne geldiğimizde güneş açıyor aniden. Köşk, zarif detaylarıyla beni büyülüyor. Büyük Önderin 1930 ve 1937 yılında bir kaç gece kaldığı ve çok sevdiği köşk, şimdilerde bir müze. O günlerin yapım tekniğini, ince işçiliğini, hatta içindeki eşyalarıyla da yaşantısını çok güzel anlatıyor. Yemek odasında kalorifer sisteminin içine yapılan ve yemeği sıcak tutmaya yarayan sistem, doğrusu o yıllar için ileri bir teknik ve yaşantının göstergesi.




Bu 1890 yapımı ev, çam kokuları ve kuş seslerinin insanı sarhoş ettiği muhteşem bir bahçenin içinde konumlanmış. Bu huzur köşesini bırakıp gitmek istemiyorum. Fakat gezimiz Uzungöl'e devam edecek. Toparlanıyoruz.




Uzungöl'e vardığımızda sisler altında, adeta bir masal kentle karşılaşıyorum. Gerçek değil gibi hiçbir şey. Yağmur altında gölün etrafını turluyoruz. Daha sonra göl etrafındaki küçük restoranlarda yemek yiyoruz. Uzungöl'ün giderek daha ticari bir mekan olacağını farketmemek mümkün değil. Belki de gelmekte geç kaldım diye düşünmeden edemiyorum. Olsun yine de ve hala çok güzel. Şu yağmurlu ve sisli havaya dua ediyorum bir çok şeyi perdelediği için. Şanslı mıyım ne...


Rize'ye doğru yola çıkıyoruz. Ayder' e vardığımızda neredeyse akşamüstü olmak üzereydi. Yorgundum, etrafımı görecek halde değildim. Yörenin küçük sevimli otellerinden birine yerleştik. Hadi ismini de vereyim belki denemek istersiniz. Nehirim Otel. Bir aile işletmesi. Yemekler tonton bir Karadeniz kadınının elinden çıkıyor. Mutfağın tek hakimi o. Yemekler ve kahvaltı muhteşemdi. Elbette yemek sonrası kahve sohbeti de öyle. Kahvemi içince her zamanki gibi birden kendime geliyorum. Haydi horona falan dendiğini duyunca hiç ikiletmiyorum:)) Civardaki kafelerden birinde toplanan yörenin gençleri bize ummadığımız bir müzik ve horon ziyafeti veriyor. Bu muhteşem Ayder gecesinin gezinin en güzel gecesi olacağını nereden bilebilirim.
Geldiğimizden beri döne döne aradığımız "laz böreği"ni de burada buluyoruz nihayet. Bu; milföy ile kaplanmış bir tür muhallebi tatlısı. Ve fakat o bile horon havasında titreyerek dansa katılıyor:)) Çocuklardan biri dedi ki "bizim tatlımız bile yerinde duramaz oynar"
Neşeli insanlar, bayılıyorum. Geç saatlere kadar horon "vuruyoruz" türküler söylüyoruz. Hiç bir Karadenizli "horon tepmek" deyimini sevmiyor.

Ertesi sabah her nasılsa erkenden uyandım. Pencereden kafamı uzatınca Ayder'le karşılaştım. Bir önceki gün otele girerken hiç farketmediğim renkler ve sesler karşısında nutkum tutuldu. Bu kadar yoğun yeşil, bu buğulu hava ve kuş sesleri birleşip bünyemde kimyasal bir tepkimeye yol açtı. Ben o an Karadeniz'e aşık oldum. Şu andan sonra bir yere gitmem ben dedim.
Neyseki rehberimiz kararlı ve azimli bir genç. Bizi gezdirecek o kesin:)) Mecburen toparlanıp çıkıyoruz...


Yol üstünde rastladığımız bir kaç tarihi taş köprü ve çağlayarak akan nehir unutulmaz görüntüler oldu benim için.

Öğleye doğru Sümela'ya varıyoruz. Dillere destan Sümela Manastırı sisler içinde karşılıyor bizi. Bir film karesinden görüntüler gibi kusursuz ve ulaşılmaz göründü gözüme Sümela. Yukarı tırmandıkça kendimi daha iyi hissettim. Hiç te korktuğum kadar zorlamadı çıkış yolculuğu. Anlatılanlara bakmayın, korkulacak bir şey yok. Belki de efsunlu bir havası vardır Sümela'nın, insana enerji veren... bilemedim.




Sümela'dan sonra yol boyunca sayısını unuttuğum bir çok tünelden geçerek Karaca Mağarasına varıyoruz. Bu damlataş oluşumlu rutubetli mağara gerçeküstü bir mekan. Fotograf çekmek ve her yere dokunmak yasak. Koruma altına alınıncaya kadar insanımız mağaraya epey zarar vermiş. O benzersiz kaya oluşumlarının üzerine nedense adını kazımak gereği duyan "Hayati" ye selamlar buradan...

Ertesi gün Batum'a gidiyoruz. Fakat bu günübirlik Batum yolculuğumuz, doğrusu daha sonra gezinin hatırlamak istemeyeceğim bir bölümü oluyor. Batum sokaklarında ilerliyoruz ve bir kaç yıl önce devlet eliyle yapılan merkezine varıyoruz. Burası farklı yüzyılların mimari üslubunu yansıtan ama yeni yapılmış yanyana bir çok binayla doldurulmuş suni bir mekan. Adeta sadece turistler için yapılmış bir vitrin. Az önce yol boyunca gördüğümüz fakir halkın yaşadığı sokaklardan epey farklı. Batum botanik Parkı'nın ise kapısına kadar gidip zaman yok diyerek içeri girmeden geri dönüyoruz. Yemek yediğimiz restoran deniz kenarında ve güzeldi ama yemekleri eğer çok açsanız yiyeceğiniz türden şeyler. Sonuçta Batum tam bir hayalkırıklığı oluyor. Bu sevimsiz şehirden bir an önce uzaklaşıp ülkeme dönmek istiyorum.

Uzun bir yolculuk sonunda nihayet Erzurum'dayız. Erzurum, hiç görmediyseniz tekrar gelmek isteyeceğiniz bir şehir eminim. Geniş caddeleri, Selçuklu dönemi ve erken Osmanlı döneminden kalan mimari eserleri ile şaşırtıcı bir medeni ortamdayız. Güzel bir mimari çevre insanı mutlaka güzelleştirir. Yaşadığınız çevre bu kadar tarih yüklü ve güzelse kötücül duygularınız uzun süreli olamaz. Ulu cami akıllı mimari planıyla beni büyüledi. Orada bu olağanüstü yapı ve mimarı hakkında dinlediklerim iyi ki mimar olmuşum dedirtti. Çifte Minareli Medrese, Caferiye Camisi, Yakutiye Medresesi benim için birer efsaneydi, nihayet gözlerimle gördüm.




Erzuruma gelip te Cağ Kebabı yemeden dönerseniz yazık olur. Buralarda yemek kültürü en zengin yöre sanıyorum Erzurum ve Kars. Dikkatinizi yöresel tatlara çekmek isterim. Özellikle bol cevizli sarma tatlısı ömre bedel diyebilirim.





Sarıkamış hüzünlü bir yer. Allahüekber dağlarının mezar olduğu gencecik binlerce insan anısına yapılan şehitlikten etkilenmemek mümkün değil. İnsan, ülkesinin tarihi gerçeklerini bilmeden ülkesini sevip sahip çıkamaz. Bu topraklar üzerinden geçip giden birer misafir değiliz. Köklerimiz işte bu insanlar...



Namık Kemal Evi Kars'ta ilk durağımız. Derler ki, Namık Kemal ilk şiirini burada yazmış. Kalenin hemen eteklerindeki bu ev bugün bir sanat atölyesi. Yörenin insanına ve tarihine sahip çıkmaya çalışan bilinçli bir yöneticisi var. Çeşitli sanat aktiviteleri de yaparak atölyenin sesini duyurmaya çalışıyor. İlginizi ve desteğinizi hakedecektir bence.



Kars Müzesi küçük sevimli ama çok zengin bir müze. Burada gezerken zamanı da kendimi de unutuyorum. Yöreye ait o çok eski giysiler, mutfak eşyaları, takılar, müzik aletleri, silahlar size çok şey söylüyor. Gidin ve dinleyin derim.




Kars ta Erzurum gibi planlı ve medeni bir şehir. Sokaklarında gezerken emekli bir öğretmene rastlıyorum. Bir sokak kahvesinde gölgede oturup çay içip sohbet ediyoruz. Şehrin tarihini daha iyi kimse anlatamazdı bana. Kentte 1915-1923 arasındaki rus işgali sırasında yapılan binalar hemen farkediliyor. İşgal yılları acıklı bir hatıra olsa da bu görkemli taş binalar şehrin mimarisine büyük katkı sağlamış. İklim ve coğrafyayla çok uyumlu bu güzel binaları keşke yeni yapılanlar örnek alsalar diyorum.






Ani Harabeleri çok geniş bir alana yayılmış sınıra çok yakın konumda. Kars'taki hemen tüm eserler Selçuklu Mimarisi ile çok benzeşiyor. Anadolu'nun ilk Türk camisi olan Menücehr Camisi bir erken Selçuklu eseri. Hem dışardan hem de içerden çok etkileyici ve farklı bir atmosferi var.
Buradan ayrılıp Iğdır'a yaklaşırken iklim birden ısınıyor, hatta kaynıyor. Neredeyse Antalya gibi bir şehre giriyoruz. Nedenini merak ediyorum. Meğer yol boyunca tam karşımızda duran görkemli Ağrı Dağı kentin kuzey rüzgarlarına siper olup iklimini yumuşatırmış. Ne şanslı bir il ki bütün Doğu Anadolunun sebze ve meyveleri burada yetişiyor. Yoksa ta Antalyadan portakal gelecek te...




Ağrı Dağının hemen yakınında bulunan ve rivayete göre yapımı 99 yıla yayılan İshakpaşa Sarayı şüphesiz doğunun en görkemli eseridir. Saray Topkapı'dan sonra en büyük, en incelikli ve zengin saraydır diyebilirim. Bu akıllı sınır sarayının yapımı 17. yüzyılda başlıyor. Önce osmanlı sarayında vezir, sonra da Tiflis valisi olan İshak Paşa doğu sınırında son derece akıllı, ulaşılmaz, aşılmaz ama bir o kadar da zarif ve heybetli bir sınır sarayı yaptırır. Elbette bunda mimarın mahareti büyüktür fakat bugün adı sanı bilinmiyor. Sarayı, oda oda, avlu avlu gezmeye, durup durup seyretmeye doyamadım.


Rivayet odur ki; sarayın hiçbir penceresinden koskoca Ağrı Dağı görünmüyor. Neden mi? Çünkü Paşa'nın egosu dağlardan büyükmüş te ondan. Gerçekten de bir kaç pencereden baktıktan sonra dağı aramayı bırakıyorum :))


Nihayet Van'dayız. Göl şehre çok yakışmış ve iyi gelmiş. Ahlat'taki Selçuklu anıt mezarları, çivi yazılı kitabeleri İstanbul'dan çok uzakta olduğumuzu iyice anlamamızı sağladı. Tatvan'daki krater gölünde paçaları sıvayıp bir değişiklik yaptık, horon vuruyoruz. Gölün tek sakinleri olan kuşlar da bu garip turistlerden şaşkın.




Van Ahtamar adasına öğlen saatlerinde varıyoruz. Taş işçiliğiyle ünlü kilise büyüleyici fresklere, kabartmalara sahip. Herbirinin dinlemeye değer bir hikayesi var.
Adanın sahilinden göle ayaklarımızı sokalım dedik ama sodalı suda taşların üstünde sabit durmak ne mümkün, kayıyorsunuz. Gölde geçirdiğimiz eğlenceli dakikalardan sonra yorgun halde otele dönüyoruz. Van'a eğer bahar ve yaz aylarında gittiyseniz gölün tek balığı olan İnci Kefalini lütfen yemeyin. Çünkü yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan balık koruma altında. Pide de gayet güzeldi doğrusu.

Artık gezinin son günündeyiz. Muradiye Şelalesi görülmeye değer bir doğa harikası. Uzun tahta köprü göründüğünden daha sağlam çekinmeden geçebilirsiniz. Geçebildiyseniz şelaleye karşı demli bir çay içmenizi öneririm.



Van Kalesi, Etnografya Müzesi, Kedi evi, Urartu Harabeleri, gümüş ve telkari atölyesi derken gezi Van'da bitiyor. Buradan bir hüzünle havaalanına yöneliyoruz. Sanki bir aydır geziyormuşum gibi geliyor ve bir haftada ne çok şey gördüğümü hatırlamaya unutmamaya çalışıyorum. Bu arada çok yazık ki çektiğim bir çok güzel fotografı da kaybediyorum makinemde. Paylaştıklarım kurtarabildiklerimdir:)

İstanbul'a dönünce daha iyi anlıyorum ki bu gezi yeni bir Karadeniz ve Doğu Anadolu gezisinin öncülüydü. Güzel bir filmin fragmanı gibiydi sanki. İlk fırsatta tekrar giderim ben biliyorum. Darısı başınıza diyorum.
Görmeyen çok eksik kalırmış, memleketimin kuzeyini de doğusunu da.

Karadeniz çok başka bir yer, Doğu Anadolu bambaşka...








Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.