Bazı dizilerin jeneriğinde adet yerini bulsun diye "bu dizinin çekimleri sırasında hiç bir canlıya zarar verilmemiştir" yazar. Senin de az önce gördüğün sahnelerden sıkışan yüreğine biraz su serpilir. Yalancıktanmış o zulüm ve ölüm diye avunursun. Ama bu da bir yalan tabii. Seyirciyi karşılarına almamak için uydurulmuş bir düzen.
Misal; bayıltılıp rol gereği gömülen köpeğin eğer hala yaşıyorsa artık gözlerinde katarakt, ciğerlerinde toprak vardır mutlaka. Buna izin veren, sahibi! denilen genç adam -Berk miydi adı- "film ekibine yardım ettim sadece" demiş röportajında. Empati eksikliği neredeyse orada mutlaka bir erkek vardır biliniz. Empati yoksa zulüm ve vahşet te yakınlarda bir yerdedir. İyi bakın ve önleminizi alın derim.
Bir yenisi Eskişehir'de yaşandı geçen hafta. Küçücük bir kediyi vahşice öldüren bir üniversite öğrencisinin, Can AKSOY'un haberi kanımı dondurdu. Böyle bir insanla aynı coğrafyada yaşıyor olmaktan nefret ediyorum. Kendi beyanıyla, hayvan 1 saat 35 dakika bağırsakları dışarda evde oradan oraya sürüklenmiş can çekişmiş. Katil, bunu izlemiş evinde keyifle. Bir de dert yanmış "salonu batırdı" diye. Bu vahşetin sahibine bu yasalardan ne ceza çıkar bilmiyorum. Para cezasının çok da umurunda olmayacağı bir maddi refah içinde olduğunu biliyorum. Tahmin ettiğiniz gibi Can AKSOY'un babası zengin.
Eline geçen ilk fırsatta bu katliamın bir yenisini yapacağını sanıyorum. Öldürmek böyle birşeydir. Bir seri katil anlatmıştı; "Bir kez başlarsan bırakamazsın" demişti. "At yarışı oynamak gibi" diye de ekledi. "Ben ölmeden, öldürmeyi bırakamam" da dedi bir başkası. Çocuk tecavüzcüleri de böyle diyor. "Beni bugün hapisten çıkarın, bu işe devam ederim, çünkü haz duyuyorum" dedi bir tanesi. Bu adam şu an hala hapiste midir acaba? Hiç sanmıyorum. Aldıkları cezalar en fazla 3-5 yıl oluyor.
"Bir an önce tedavi edilsinler" diyor halktan biri. Keşke öyle basit olsa çözümü. Öncelikle anlamamız gereken şudur ki; BU BİR HASTALIK DEĞİL Kİ TEDAVİ EDİLEBİLSİN. Bu bildiğin kötü olma halidir. Yani kendinden başkasını umursamamaktır. Bir akıl hastalığı değildir asla. Sandığınız gibi istemsiz, bilinçsiz bir tavır ve eylem değildir. Planlanarak yapılmış katliamlar çoğu. Uzun süre öncesinden kafasına koyarak yapıyor çoğu katil bunları.
Bunca vahşeti görmezden gelip üstünü örtemeyiz. Hiç bir şey olmamış gibi gündelik hayatımıza dönemeyiz. Bir şeyler yapmak zorundayız. Çünkü o hayvanların /çocukların kimsesi yok yardım isteyebilecekleri. Birilerinin sahip çıkması gerek hala vakit varken. Sıra bize gelmeden. Çünkü bütün araştırmalar gösteriyor ki; vahşete ve işkenceye önce hayvanlar ve çocuklar üzerinde başlanıyor. Her zaman ilk önce en acizler, en çaresizler en kimsesizler işkenceye maruz kalırlar.
Sevimsiz bir konu açtığımı biliyorum. Buraya kadar okuduysanız çok teşekkür ederim. Lütfen bir şeyler yapabilecek gücünüz varsa şimdi kalkın ve yapın.
Eğer yoksa en azından bu yazıyı diğer "insan"larla paylaşın. LÜTFEN.
20 Şubat 2014 Perşembe
16 Şubat 2014 Pazar
GERİYE KALAN...
Geriye kalan son dönemde seyrettiğim en iyi Türk filmlerinden biriydi. Senaryosu ve yönetmenliği Çiğdem Vitrinel'e ait 2011 yapımı olan film, günümüz şehirli insanlarını anlatıyor. Bir aldatma hikayesi. Yani yeni bir "erkek-kadın-öteki kadın" ilişkisi daha demeliyim.

Filmin oyuncularının da en az senaryo ve replikler gibi dikkatle seçilmiş olduğunu düşündüm. Devin Özgür Çınar az sayıda ama nitelikli yapımlarda izlediğim iyi bir oyuncudur. Yan rollerdeki oyuncuların da çok başarılı olduğu aşikar.
Tam bir kadın filmi diyebilirim. Çünkü Türk sinemasında bugüne dek aynı konuyu defalarca izledim. Ama bu kez farklı bir bakış açısı ile anlatılmış konu. Daha filmin yönetmeni ve senaristinin kim olduğunu bilmeden onun bir kadın olduğunu anlıyor insan. Bu sevindirici ve yeni bir şey. Keşke kadınlar daha çok sanat yapsalar diyorsunuz. Erkek egemen bir toplumda yaşadığınızı daha iyi anlıyorsunuz.
Bir çok yönetmenden benzer temalı filmler seyrettim yıllarca. Türk filmleri bu konuyu pek sever. Kadın ya iyidir ya kötüdür bu filmlerde. İyiyse erkeğin eşidir, kötüyse sevgilisidir. Ama nihayet seksenlerde bazı yönetmenler daha hümanist yaklaşabildi konuya. Bu yönetmenlerden biri, Atıf Yılmaz kadın üzerine çok sayıda nitelikli film yapmış. "Kadının Adı Yok" çok ses getirmiş bir filmdi söylemezsem olmaz, ama yine de filmlerindeki kadın, erkek gözüyle gösterilmiştir. Çok güzeldir, çok fettandır, çok dominanttır, meslek sahibidir, güçlüdür. Ve mutlaka vücudu sergilenir, yine de bir objedir yani. Nihayetinde yönetmen de bir erkektir. Oysa Vitrinel bu filminde kadını bir obje olarak kullanmamış. Bir tek kare kadın çıplaklığı ve nesnelliği yoktu filmde. Kadın çıplaklığı eşit verilmiş erkek görselliğiyle.
"öteki kadın" rolündeki kadın hep ayartan, akılçelen, erkeği eşinden ayıran, ilişkide ısrar eden, erkeğin evliliğinin sonu olan kötücül karakter olarak sunulur bu tür filmlerde. Asıl suçlu kadındır hep, sonu kötüyse hikayenin. Genellikle de öyledir zaten. Öteki kadın hep kaybeder. Ben hiç bir filmde bir şey kazandığını görmedim. Kazansa da o kazandığı "birşey" zaten onun da olmaz hiç. Erkekler nedense aklı oraya buraya kayıveren masum oğlan çocukları gibi gösterilir filmlerde. Onlar hep suçsuzdurlar.
Bir toplumu yönlendirdi bu filmler yıllarca. Önyargılar oluşturdu. Şimdi bu önyargılarla mücadele eden yine kadın yönetmenler olacak ne yazık ki.
Geriye kalan'da öteki kadın rolündeki Devin Özgür Çınar, ilişkinin anlamsız ve sıradan olduğunu anladığı anda yanlıştan dönmek istiyor. Ama ayrılmak istediği anda beklenmedik bir şiddete maruz kalıyor. Erkek aslında sadece kadınlığıyla ilgili, kendi varlığına karşı ilgisizdir. Kahvaltı sahnesi bunu anlatmakta çok başarılıydı. Aynı erkek eşine karşı da aynı tavırdadır aslında. Bu bir genelleme olarak verilir filmde. Katılmamak elde değil, ama erkeğin ağzından bir kaç cümle belki bu şaşırtıcı şiddete anlam vermemize yardım ederdi. Kadına bu türlü şiddet bizim gerçek hayatta da en önemli toplumsal sorunumuz şu sıralarda. Tam da aynı nedenden şiddete maruz kalan binlerce kadın var bu ülkede.

Evli kadının evindeki pahalı mobilyalar, aşırı düzen, detaylı titizlik ve steril ortam tam da onu anlatır gibidir. Öteki kadın'ın evi ise "sevilmeyen ev" olma halinin bütün karabasan loşluğundadır. Herşey kırık dökük ve eskidir. Filmin dekorları karakterleri ve içinde bulundukları durumu yansıtmakta çok başarılıydı.
Filmin sürprizi, eş durumundaki "aldatılan" kadının finali belirlemesiydi. Filmin başından beri kurban rolünde ve zayıf olduğunu düşündüğünüz çaresiz eşin bu finali; aldatan kadının masumiyetine ciddi bir vurgu olmuş. Yönetmen bu türlü bir finalle seyirciye ters köşe yapmış adeta.
Bir ilk film olarak bir çok açıdan çok başarılı bulduğum filmin mesajlarının da çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Filmin oyuncularının da en az senaryo ve replikler gibi dikkatle seçilmiş olduğunu düşündüm. Devin Özgür Çınar az sayıda ama nitelikli yapımlarda izlediğim iyi bir oyuncudur. Yan rollerdeki oyuncuların da çok başarılı olduğu aşikar.
Tam bir kadın filmi diyebilirim. Çünkü Türk sinemasında bugüne dek aynı konuyu defalarca izledim. Ama bu kez farklı bir bakış açısı ile anlatılmış konu. Daha filmin yönetmeni ve senaristinin kim olduğunu bilmeden onun bir kadın olduğunu anlıyor insan. Bu sevindirici ve yeni bir şey. Keşke kadınlar daha çok sanat yapsalar diyorsunuz. Erkek egemen bir toplumda yaşadığınızı daha iyi anlıyorsunuz.
Bir çok yönetmenden benzer temalı filmler seyrettim yıllarca. Türk filmleri bu konuyu pek sever. Kadın ya iyidir ya kötüdür bu filmlerde. İyiyse erkeğin eşidir, kötüyse sevgilisidir. Ama nihayet seksenlerde bazı yönetmenler daha hümanist yaklaşabildi konuya. Bu yönetmenlerden biri, Atıf Yılmaz kadın üzerine çok sayıda nitelikli film yapmış. "Kadının Adı Yok" çok ses getirmiş bir filmdi söylemezsem olmaz, ama yine de filmlerindeki kadın, erkek gözüyle gösterilmiştir. Çok güzeldir, çok fettandır, çok dominanttır, meslek sahibidir, güçlüdür. Ve mutlaka vücudu sergilenir, yine de bir objedir yani. Nihayetinde yönetmen de bir erkektir. Oysa Vitrinel bu filminde kadını bir obje olarak kullanmamış. Bir tek kare kadın çıplaklığı ve nesnelliği yoktu filmde. Kadın çıplaklığı eşit verilmiş erkek görselliğiyle.
"öteki kadın" rolündeki kadın hep ayartan, akılçelen, erkeği eşinden ayıran, ilişkide ısrar eden, erkeğin evliliğinin sonu olan kötücül karakter olarak sunulur bu tür filmlerde. Asıl suçlu kadındır hep, sonu kötüyse hikayenin. Genellikle de öyledir zaten. Öteki kadın hep kaybeder. Ben hiç bir filmde bir şey kazandığını görmedim. Kazansa da o kazandığı "birşey" zaten onun da olmaz hiç. Erkekler nedense aklı oraya buraya kayıveren masum oğlan çocukları gibi gösterilir filmlerde. Onlar hep suçsuzdurlar.
Bir toplumu yönlendirdi bu filmler yıllarca. Önyargılar oluşturdu. Şimdi bu önyargılarla mücadele eden yine kadın yönetmenler olacak ne yazık ki.
Geriye kalan'da öteki kadın rolündeki Devin Özgür Çınar, ilişkinin anlamsız ve sıradan olduğunu anladığı anda yanlıştan dönmek istiyor. Ama ayrılmak istediği anda beklenmedik bir şiddete maruz kalıyor. Erkek aslında sadece kadınlığıyla ilgili, kendi varlığına karşı ilgisizdir. Kahvaltı sahnesi bunu anlatmakta çok başarılıydı. Aynı erkek eşine karşı da aynı tavırdadır aslında. Bu bir genelleme olarak verilir filmde. Katılmamak elde değil, ama erkeğin ağzından bir kaç cümle belki bu şaşırtıcı şiddete anlam vermemize yardım ederdi. Kadına bu türlü şiddet bizim gerçek hayatta da en önemli toplumsal sorunumuz şu sıralarda. Tam da aynı nedenden şiddete maruz kalan binlerce kadın var bu ülkede.
Evli kadının evindeki pahalı mobilyalar, aşırı düzen, detaylı titizlik ve steril ortam tam da onu anlatır gibidir. Öteki kadın'ın evi ise "sevilmeyen ev" olma halinin bütün karabasan loşluğundadır. Herşey kırık dökük ve eskidir. Filmin dekorları karakterleri ve içinde bulundukları durumu yansıtmakta çok başarılıydı.
Filmin sürprizi, eş durumundaki "aldatılan" kadının finali belirlemesiydi. Filmin başından beri kurban rolünde ve zayıf olduğunu düşündüğünüz çaresiz eşin bu finali; aldatan kadının masumiyetine ciddi bir vurgu olmuş. Yönetmen bu türlü bir finalle seyirciye ters köşe yapmış adeta.
Bir ilk film olarak bir çok açıdan çok başarılı bulduğum filmin mesajlarının da çok önemli olduğunu düşünüyorum.
12 Şubat 2014 Çarşamba
Perfect Circle...
Perfect Circle, Ademir Kenovic isimli Boşnak bir yönetmene ait 1996 yapımı bir savaş filmi. Benim filmle karşılaşmam 5 ekim 2002 günü bir TV kanalında rastlamamla oldu. Film benim savaş üzerine izlediğim en gerçekçi ve en sarsıcı filmlerden biridir. Bir başka filmi de daha sonra yazacağım. Ki o daha popüler batılı bir yönetmen ve oyuncularla yine Bosna savaşı üzerine yapılmış olağanüstü şaşırtıcı bir savaş filmidir.
Filmin başrollerinde Boşnak, alkolik bir şair, biri sağır iki kimsesiz küçük çocuk ve bir köpek vardır. Filmden aklımda kalan en etkileyici sahnelerden biri; daha filmin başlarında bir keskin nişancının - sniper - bir köpeği hedeflemesi ve vurmasıydı. Şaşkın bir halde ekrana bakakalmışken ben, keskin nişancı saklandığı tepeden uzakta, şehirde, viran bir caddede koşuşturan diğer canlı ve insanları birer birer hedefleyip vurdu. Arkasından kamera köpeğe doğru koşan iki küçük çocuğu gösterdi. Bunlar Edis isimli küçük Boşnak çocukla sağır ağabeyi Kerim'di.
Hamza, Hırvat eşi ve kızını ülkeden uzaklaşan trene bindirdikten sonra şehirde yapayalnız kalır. Onlarla gidemez çünkü müslümanların ülkeden çıkışı yasaktır. Edis ve Kerim'le yollarının kesişmesi ise atılan bombalarla bomboş bir viraneye dönen evine döndüğünde olur. Onları ve zavallı köpeği sahiplenmek zorunda kalır.
Birlikte zavallı sakat köpeğin arka ayaklarına sığınakta tekerlek yaparlar. Korkunç bir savaşın içinde olmalarına rağmen çocukların oyun oynamaları, gülmeleri, neşeli koşuşturmaları aklımdan çıkmayan sahnelerdir. Arka ayaklarındaki tekerlek sayesinde tekrar yürümeye hatta koşmaya başlayan köpek mutluluk kaynağı olur hepsi için. Ama ne Hamza ne küçük Edis ve ağabeyi ve hatta sakat köpek bile savaştan ve ölümden kaçabilecek kadar uzaklaşamıyorlar.
Elbette filmin en başından beri bunu bilerek seyrediyorsun. Ama sonuna dek hep bir umutla yine. Bunun bir kurgu olduğuna, böyle savaşların gerçek değil "film icabı" olduğuna inanmak istiyorsun, ama boşuna. Filmde hiç bir duygu sömürüsü olmaması, vahşet görüntüleri yaratılmaması, abartılı repliklerin ve sahnelerin olmayışı gerçekliğini artırmıştı. Sanki o sırada bir gazeteci elinde kamerayla kayıt yapmış gibiydi çekimler.
Kişisel olarak en çok canımı yakan şey, film bitince televizyonu kapatıp olağan bir şekilde kendi hayatıma dönmüş olmamdır. Bu durumda yönetmen amacına ulaşamamış mı oldu diye düşündüm. Yoksa tıpkı filmdeki gibi ben de yıkıntıların ve cesetlerin arasında saklambaç oynayan o çocuklar gibi miydim.
Etiketler:
ademir kenovic
,
bosna
,
bosna savaşı
,
boşnak
,
çocukluk
,
film
,
perfect circle
,
savaş
,
savaş filmi
,
sırp
,
sinema
Cemal Süreya için...
Yıllar önce Orhan Veli için sahnelenmiş bir oyun izlemiştim. Müşfik Kenter muhteşem bir performansla beni sahneye kilitlemişti. Orhan Veli başucu şairimdir, bu yüzden olabilir miydi acaba. Tek kişilik oyun ne zor demiştim çıkınca. Şiir nasıl sahnelenir ki demiştim girmeden önce. Şimdi yıllar sonra Cemal Süreya için sahnelenen "Üstü Kalsın"ı izledikten sonra diyorum ki; bunu yapmak aslında çok keyifli bir şey. Çok yaratıcı bir iş. Bir şairi ve şiirlerini sahnelemek çetin bir iş. Öncelikle yürekli davranışlarından dolayı Hakan Gerçek ve bütün ekibi kutluyorum ve teşekkür ediyorum.
Oyunu izlerken ve şiirleri bir yandan hatırlarken ben olsam şöyle seslendirirdim, böyle yapardım dedim oturduğum yerde. İyi bir izleyici miyim neyim:))
Bir şiiri okumak ta en az yazmak kadar keyifli bir iştir. Belki de yazmak kadar üretici sanırım.
Oyunun müzikleri Bora Ebeoğlu-Oya Küçümen ikilisine ait. İkisi de özlediğim müzisyenlerdir. Birlikte çok iyi işler yapmış, birbirlerine ve dinleyiciye iyi gelmiş insanlardır. Geçen yıllara bakarak artık geri çekilmiş olduklarını görüyorum ve üzülüyorum. Umarım yanlış biliyorumdur.
Jazz altyapısıyla müziklemişler oyunu. İyi bir şiirin içinde zaten iyi bir müzik ve dolayısıyla ritm de vardır mutlaka. Kendi haline bırakırsan hareket kendiliğinden çıkar ortaya.

Cemal Süreya şiirlerinin bazıları adı olmayan bir kadına hitaben yazılmış gibidirler. Kadını ve cinselliğini anlatan çok şiiri vardır. Dolayısıyla sahnede ve sahnelenişte buna dair bir vurgu, bir iz görmek isterdim. "Üstü kalsın" dekorları, ışık ve sahnelemesi açısından oldukça maskülen bir oyundu diyebilirim. Kadın oyuncu, cinsiyetsiz gibiydi. Kostümü, tavırları, okuyuşu, duruşu ve hatta bakışı hiç te şiirlerde anlatılan kadına benzemiyordu.
Tiyatromuz, oyunlarımız, şiirimiz, şairlerimiz, kelimelerimiz eksilmesin hayatımızdan. İyi ki varsınız hepiniz.

Oyunu izlerken ve şiirleri bir yandan hatırlarken ben olsam şöyle seslendirirdim, böyle yapardım dedim oturduğum yerde. İyi bir izleyici miyim neyim:))
Bir şiiri okumak ta en az yazmak kadar keyifli bir iştir. Belki de yazmak kadar üretici sanırım.
Jazz altyapısıyla müziklemişler oyunu. İyi bir şiirin içinde zaten iyi bir müzik ve dolayısıyla ritm de vardır mutlaka. Kendi haline bırakırsan hareket kendiliğinden çıkar ortaya.
Cemal Süreya şiirlerinin bazıları adı olmayan bir kadına hitaben yazılmış gibidirler. Kadını ve cinselliğini anlatan çok şiiri vardır. Dolayısıyla sahnede ve sahnelenişte buna dair bir vurgu, bir iz görmek isterdim. "Üstü kalsın" dekorları, ışık ve sahnelemesi açısından oldukça maskülen bir oyundu diyebilirim. Kadın oyuncu, cinsiyetsiz gibiydi. Kostümü, tavırları, okuyuşu, duruşu ve hatta bakışı hiç te şiirlerde anlatılan kadına benzemiyordu.
Tiyatromuz, oyunlarımız, şiirimiz, şairlerimiz, kelimelerimiz eksilmesin hayatımızdan. İyi ki varsınız hepiniz.
Kaydol:
Yorumlar
(
Atom
)