18 Ekim 2014 Cumartesi

ÇOK AĞLAYACAKSINIZ ÇOK :))


Pek Yakında” Russell Crowe un deyimiyle “hiç komik değil”:))
Yani bildiğimiz anlamda komik değil film, ironik. Şahsen en sevdiğim mizah tarzıdır ironi. Bu filmde de diğer çoğu CEMYILMAZ filminde olduğu gibi, insanı gülerken üzüm üzüm üzen birşeyler var. O şeyler bizim ülkemizin her karış toprağında, insanımızın bakışında, çocuklarımızın oyununda sanki hepimizin üstüne sinmiş çok bize özel bir şey. Neler olduklarını görmek için filmi izlemeniz gerek. 
Zafer (Cem Yılmaz) ayrı yaşadığı eşini tekrar kazanmak için suç dünyasından kendini sıyırıp, bir film yapmak üzere kolları sıvar. Eski bir yönetmen olan Ahben’in (Zafer Algöz) yıllanmış senaryosuyla işe koyulur. Ekibinde kimler yoktur ki, adeta evlere şenlik bir çete. 
Oyuncuların hepsi çok iyi. Şahsen Çağlar Çorumlu ve Zafer Algöz olmasa ekip çok eksik kalırmış diye düşündüm. Bu arada Zerrin Tekindor küçücük bir rolde muhteşem bir karakter yaratmış. Onu izlemeye doyamadım desem yeridir.
Pek Yakında, “Eski Yeşilçam Filmlerinin Tadı Var” denir ya, işte o tadın tadını çıkarmak için yapılmış bir film. Bak dikkatinizi çekerim suyunu çıkarmak için değil:)  Çünkü filmde bir çok eski ve sevdiğimiz filme, yönetmene, oyuncuya gönderme yapılıyordu. Bu elbette yeni bir şey değil. Daha önce de pek çok kez yapıldı. Türk Sinemasının gelmiş geçmiş en kült filmlerinden birine -Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni/ YAVUZ TURGUL- gönderme yaparsanız ve hatta bir tür yeniden çevrimini yapıyorsanız modern bir yorumunu sunuyor olmanız gerekir izleyiciye. Tekrara düşerseniz “suyunu çıkarmış” olursunuz. Çok tehlikeli bir iş bence. Ama Cem Yılmaz bir tür saygı duruşu yapmak istemiş ve çok da iyi yapmış. Kimse bu işin altında kaldığını söylemesin.
Kendi filmlerinden karakterlerin de filmin bazı sahnelerinde ortaya çıkması sevimli bir detaydı. Doğrusu Altan izleyicinin sevdiği bir karakterdi, İskender de öyle oldu ve Zafer de çok farklı biri değil aslında. Ne diyelim; Cem Yılmaz “bu insanı” anlatmayı seviyor. Türk insanı da yıllardır sinemada “o insanı” seyretmeyi ve onunla özdeşleşmeyi sevdi. Dedim ya ironi bizim genlerimizde var. Tıpkı her filmin sonu mutlu bitsin istediğimiz gibi. 
Doğuluyuz biz, öyle çok da fazla realite sevmeyiz sinemada. Gerçek hayatımız yeterince serttir bizim, orada ağladığımızdan daha fazla ağlamadan çıkarsak bir filmden, film seyretmiş saymayız kendimizi.
O güzelim Adile Naşit‘in Sultan filminde Türkan Şoray‘a gülerek dediği gibi “Koş kız koş, çok güzel film gelmiş, yine çok ağlıycaz” 
PEK YAKINDA, bizim sahiden pek yakınımızda duran bir film olmuş. Mutlaka izleyin derim, “çok ağlıycaksınız” garanti ediyorum:))İyi seyirler dilerim...

2 Ekim 2014 Perşembe

BİRİ BANA ANLATSIN!

“Kurban Bayramı çocuğa nasıl anlatılır” diye bir konu açmış bir gazete. Sağolsunlar konunun uzmanı bir hekim de bulup tavsiyeleri sıralamışlar.
Aynı senin gibi korkuları, sevinçleri, hayalkırıklığı, neşesi, hüznü olan…
Aynı senin gibi uykusu gelen, kıvrılıp bir köşede uyuyan, gerinerek uyanan, karnı acıkan, küsen, ağlayan…
Gözlerinizin tam da içine sevgiyle bakan masum bir çift gözü olan, çocuğunuz kadar küçük, çaresiz ve güçsüz bir canlıyı, senin bayramındır diye keserek öldürmenin nesini anlatacaksın bir çocuğa.
Bana kimse anlatamamıştı mesela. Sonunda da "günahtır ağlama" deyip kestirip atmışlardı. Çocukluğumda kesilerek öldürülen her kurbanın gözleri vardır baktığım her hayvanın gözünde hala.
Nesi bayramdır bunun o da ayrı konu? Üstelik kimse kimseyle birşey paylaşmıyorken artık. Herkes kendi katliamını kendi evlerinde buzdolaplarıyla paylaşarak yaşamaktayken.
Kimse bana anlatmaya çalışmasın; sokaklarda, eli satırlı katilinden kaçmaya çalışan zavallı çaresiz bir hayvanın din adına kesileceğini.
Kimse bana anlatmaya kalkmasın kaçtığı için boynundan önce ayakları kesilen zavallı çaresizin din adına kesileceğini,
Kimse bana anlatmaya kalkmasın, kamyonun arkasında bağlanmış sırasını beklerken, kendinden bir önceki talihsizi seyrettiği için sarsıla sarsıla titreyen koskoca bir ineğin din adına kesileceğini,
Kimse bana anlatmaya kalkmasın toplumsal paylaşım, fakir fukara, İslam medeniyeti zırvalarını,
Kimse bana anlatmaya kalkmasın sokaklarda oluk oluk akan kanın nedenini,
SUSUN!
Her vahşet başka vahşetleri doğurur. Her uzlaşının, kabullenişin altında bir suç vardır.
Örneğin;
Kimse bana sormasın bizim ülkemizde herkes neden birbirini kesiyor diye, 
Sorsan "besmeleyle kestim ama" diyor kardeş katili bile...
Kimse bana sormasın çocuğa, kadına, kediye, köpeğe bunca şiddet neden çığrından çıktı diye,
Daha çocukken bu vahşeti görmeye alıştırıldığımız, inandırıldığımız, koşullandığımız, uzlaştırıldığımız için olmasın. 
Herkes birbirini besmeleyle keser oldu bu ülkede.
Neden acaba?

25 Eylül 2014 Perşembe

"DÜŞMAN HATTI"NI UZAKTAN İZLEMEK


Behind Enemy Lines (Düşman Hattı) 2001 yapımı, Bosna'daki Sırpların yaptığı Boşnak katliamını anlatan bir savaş filmi. Bu kez Amerika'nın ve barış gücünün -artık nasıl bir güçse- gözünden anlatılıyor olup bitenler. Yönetmenliğini John Moore 'un yaptığı; oyunculuk kalitesi, çarpıcı görsel kareleri, gerilim yaratan güçlü senaryosu ile etkileyici bir film kuşkusuz.

Teğmen Burnett (Owen Wilson) Bosna savaşında BM barış gücü olarak bulunan birimde görevli bir Amerikan askeridir. Karada tarihin en yüzkızartıcı soykırımlarından biri yaşanmaktayken genç teğmenin yeterince savaşın içinde olmadıklarından dolayı canı sıkılmakta ve konuşlandıkları gemide arkadaşlarıyla suda top sektirmektedir.

"Bu savaşın yanında bir prospektüs verilmeliydi, bugün bu insanların yanındayız, yok yarın diğer insanların. Anlamıyorum neden. Aslında biz sadece izliyoruz, hiç bir şey yapmıyoruz" diyen teğmen, Amiral Reigart (Gene Hackman) a istifasını sunar. Bunun üzerine başarılı ama uçarı Teğmene, motive olması amacıyla Amiral tarafından bir keşif uçuşu görevi verilir.

Ne var ki çektiği fotograflarla birlikte uçağı düşer, arkadaşı Sırp milisler tarafından infaz edilir. Bu andan sonra hayatı tam bir kabusa dönen deneyimsiz asker için Bosna dağlarında bir canpazarı başlar. Bir Sırp katliamının izlerine bizzat tanık olan teğmene üstleri de sahip çıkmaz. Sırp tarafını kızdırmayı göze alamayan Barış Gücü, teğmeni orada kaderine terketmeyi uygun bulur.


Ama filmin sonu mutlu merak etmeyin. Haşarı ve sevimli teğmenimiz gereken savaş dersini de alıp ilkeli ve fedakar komutanı Reigart tarafından cehennemden kurtarılır. Cehennem, cehennemdekilere bırakılıp çekilinir.

Film; çarpıcı bir senaryo ile bu savaşta kaderine terkedilen müslüman bölge insanının dramını anlatıyor aslında. Özellikle bataklıktaki toplu mezarlık sahnesi etkileyiciydi. En azından Amerikalıların, aslında dahil olmadıkları bir savaşta orada neler olduğunu dünyaya anlatma cesaretini göstermiş bir filmdir.

Ama biliyoruz ki; Amerika bu tür filmlerle katıldığı savaşlarda yaptığı hataların özeleştirisini yapar görünüp bir şekilde kendini aklar hep. Vietnam savaşından ve 2.Dünya Savaşı'ndan sonra da benzer filmler yaparak kendi toplumundaki savaş karşıtlarının seslerini kısmayı başarmıştı. Biliyorsunuz 90lı yılların başındaki Körfez Savaşı içinde benzer bir tutum sergilendi.

Hollywood bunu hep yapıyor demek yanlış olmaz. Bize gerçek yüzünü göstermek için değil, kendi halkını yatıştırmak için yapıyor. Yoksa hala her fırsatta, kendisinden epey uzaktaki sorunlu coğrafyalara askeri müdahaleye kalkışmazdı değil mi?





18 Eylül 2014 Perşembe

PUTİN'İN RUSYA'SI


St Petersburg'a ağustosun son pazartesi günü, yağmurlu ve serin bir öğle sonrası ayak bastık. İstanbul'daki 36 derecelik günlük güneşlik bir havayı bırakıp 10 derecelik bir havada kendimizi bulunca biraz afalladık. Bu kadarını galiba hava tahmincileri bile beklemiyordu ki hazırlıksız yakalanmış olduk.

Ama şehir yine de çok güzel göründü gözüme. Binalar sanki "hiç yıkılmasın sonsuza dek yaşasınlar" diye ağır taş malzemelerden, planlı programlı, özene bezene, birbiriyle uyumlu şekilde inşa edilmişler gibi duruyorlar. Bizim mimari kültürümüze ne kadar uzaktır bu anlayış. Bizde; sanki çadır kuruluyormuşçasına bir çırpıda yapılmış hissi verir binalar. Plansızdır, öngörüsüzdür. Hepsi sanki "günü kurtarsın o yeter" denilmiş gibidir. Sonuçta çirkindir işte. Oysa burada gördüğüm insana değer veren mimari çevre beni mutlu ediyor.


Otele gitmeden önce yaptığımız şehir turu; caddeleri, insanları, yaşam kültürü hakkında bolca fikir veriyor. Ama doğrusu St Petersburg'u nehir turu yapmadan tanıyamazsınız. Bir kanallar şehri demek yanlış olmaz sanıyorum. Çoğu alçak olan köprülerin altından geçerken uyarılıyoruz. Bir çoğu, ayaktaysanız başınız için tehlikedir. Ama ne gam hepsi öyle güzel ki...


Burada insanlar telaşsızlar, rahatlar ama çok kuralcılar.  Yabancılara karşı çok içten davrandıklarını söyleyemem. Ama kutuplara bu kadar yakın olan bir şehrin insanlarından da bundan daha fazla sıcaklık beklemek abes olurdu zaten :) Genel olarak serin ve durgun olduklarını söyleyebilirim. Çocuklar bile neşesiz, kuşkucu ve donuklar.


Akşam otele yakın bir restoranda ünlü çorbaları "borş" u deneme fırsatı bulduk. Bu, ana malzemesi pancar olan bir tür etli sebze çorbası. Ardından yerel tatları denemek istedik ancak anladık ki yemek kültürü Hint, Özbek, Çin yemekleri üzerine kurulu bir ülkedeyiz. Öyle pek de "Rus Yemekleri" diye bir kavram yok. Aslında mimarileri de bu Asya halklarının mimarilerine çok benzerlik gösteriyor. Genel olarak bu ülkede bütün bu kültürler her alanda kaynaşmış diyebilirim.


Bu arada bambaşka bir alfabenin kullanıldığı bu ülkede tabelaları hiç çözemiyor olmamız stres kaynağı. Her an kaybolabilirsiniz:)) Dili çözmeye çalışmaktan başka çare yok. Bulmaca çözmek gibi eğlenceli bir iş oldu bizim için. Bir kaç gün içinde Rusçayı sökeceğimden eminim:))

Turistik mekanlarda bile ingilizce bir tabelaya rastlamak mümkün değil. Dillerini önemsiyorlar ve Ruslar bu konuda çok hassaslar. Putin 10 yılda ülkede çok şeye hakim olmuş ve kararlılıkla değiştirmiş. Bu da onlardan biri. Saygı duymamak mümkün değil. Kendi ülkemdeki tabela ve dil karmaşasını düşününce üzülüyorum. Anlaşılan 90 lı yılların sefil halkından çok uzakta artık özgüveni yüksek, refah insanların yaşadığı bir ülkedeyiz. Putin, hakkında bazı münferit protestolara rastlamış olsak ta, ülkede çok sevilen ve her sözü kanun gibi dinlenilen bir lider.


Hermitage Müzesi ve şehirde gezdiğimiz diğer müzelerden edindiğim izlenim; gösterişe, mücevhere, özellikle altına ve akıldışı kibirli bir saray hayatına düşkün bir hanedana sahipmişler. Özellikle 16. yüzyıldan itibaren duvarların tamamının altın büstler, bezemeler, heykeller ve kabartmalarla kaplandığı saraylar inşaa edilmiş. Aynı dönemde halkının soğuk, açlık, pislik ve vebadan kırıldığını hatırlayınca bu kadar ihtişam insana fazla geliyor.


Rus tarihindeki en çarpıcı kadın karakterlerden biri olan 2.Katerina aslında Prusyalı bir generalin kızıdır. Henüz 15 yaşında saraya gelin gelir. Hiç sevemediği kocası Peter'in Çar olması üzerine de düzenlediği bir askeri darbeyle kocasını öldürtür ve Çariçe olarak taç giyer. Ülkeyi uzun yıllar başarılı bir şekilde yönetir. Diğer bütün saray kadınlarının ihtişamlı birer makyaj masası varken bir tek onun büyücek bir çalışma masası var. Söylentiye göre; her sabah 7'de kalkar, sadece bir kahve içip masasının başına geçermiş. Ülkeler arası diplomatik görüşmeler için uzun saatler masa başında çalışır ve bölündüğü zaman asabi bir insana dönüşürmüş.
2.Katerina'nın Hermitage Sarayı'ndaki pek çok sanat eserini Avrupa'dan satın alıp St Petersburg'a getirdiği ve bu sarayı da sırf bunların sergilenmesi için inşaa ettirdiği söylenir.


Moskova güneşli bir günle karşıladı bizi. Güneşin insan psikolojisi üzerindeki etkisiyle midir nedir daha sevimli ve tanıdık göründü şehir gözüme. Metropollere alışık bünyemiz Moskova'da rahat etti sanırım. Burada pek çok etnik kimlik ve daha karmaşık bir şehirli profili var.
Kesinlikle daha ılıman bir iklimi var. En azından hava 19-20 derece civarında. Bu türlü güneşli günlerinin yıl bazında en fazla 40-45 gün olduğunu söylediler. Rusya'da beni en çok düşündüren ve etkileyen konu bu şanssız iklim koşulları oldu. Böyle bir coğrafya ve iklimde tutunup, yaşamak ve düzen kurmak zorunda kalan insanlara göre ne kadar şanslı olduğumuzu düşündüm. Güneşli bir sabaha uyanmanın bile tek başına insana bahşedilen en büyük hediye olduğunu farkedip şükrediyorum.


Kızıl meydan ve civarındaki yönetim binaları bir çok yasağa rağmen ulaşılmaz görünmedi gözüme. Çünkü şehrin tam merkezindeler. Bu; caddeleri 8+8 şeritli, bulvardan epey hallice olan, aydınlık ve geniş şehri Petersburg'dan daha fazla sevdim sanırım.
Bizim oraya ulaştığımız sıralarda yabancı bir devlet adamının ağırlandığını öğrendik. Trafik bu yüzden İstanbul'u aratmıyordu. Şehrin nüfusu 11 milyon kadar ama burada İstanbul'daki gibi üstünüze gelmiyor kalabalıklar.


Moskova Metrosuna bir öğleden sonra gittik. İş dönüşü saatleri olmamasına rağmen kalabalıktı. 40'lı yıllardan kalma heykeller ve resimlerle bezeli Moskova Metrosu görülmeye değer bir yer. Rusya siyasi tarihi hakkında bir tür resm-i geçit gibi. Yaygın bir ağa sahip ve çok kullanılan bir ulaşım aracı.


Ünlü Arbat sokağına gittiğimiz gün biraz yağmur çiseliyordu. Ağustos'ta bir gün olmasına rağmen umduğum -sandığım- kadar kalabalık değildi. Ama yine de tanıdık ambiyansı nedeniyle de bu en çok merak ettiğim mekanda olmak beni çok mutlu etti. Rusya'da nadiren rastlayabileceğiniz açık hava kahvelerinden birinde kahvemizi içip insanları seyrettik bir süre. Bir Türk olarak bu açık hava kahvelerine ne kadar alışık olduğumu farkettim, görünce "mal bulmuş Magribi gibi" çığlık attığımı hatırlıyorum.


Novodevici bir mezarlığın adı. Ülkenin ileri gelenlerinin ve hatta tarihe iz bırakmış Rus büyüklerinin yattığı çok eski bir mekan demek doğru olur. Bizim ziyaretimizin nedeni ise; bu büyük mezarlıktaki bir kaç yabancıdan biri olma ayrıcalığına sahip olan Nazım Hikmet'in mezarının burada olması. Rusya büyük şair'i çok sevip saymış. Yoksa bu mezarlıkta yer almak çok zengin ve nüfuzlu bir Rus için bile mümkün değil. Nazım Hikmet'in çok ilgi çekici ve estetik bir mezarı olduğunu söyleyemem ama bir çok ilginç mezar gördük. Ölen kişiyi tasvir edecek bir şekilde mezar yeri hazırlıyorlar. Çoğunda heykel, bir kaçında kabartma resim vardı. Mekan bizim Aşiyan'ı andırdı biraz bana. Yine de atmosfer çok farklı. İnsana huzur ve yaşama sevinci veren gördüğüm tek mezarlıktı diyebilirim.



İstanbul'a dönüp toprağımı öpeceğimi düşünüyorum uçakta. Ama iner inmez sağlı sollu beni karşılayan gecekondular hemen bu düşünceden uzaklaşmama neden oluyorlar.

Nazım Hikmet'in dediği gibi Memleketim, Memleketim...  

Sen çok güzelsin, kötü olan biz miyiz ne?



10 Eylül 2014 Çarşamba

Al Gözüm Seyreyle...


Ülkemizin en karmaşık sektörü kuşkusuz inşaat sektörüdür. Hiç bir alanda bunca sektör dışı insan çalışmıyor çünkü. Neredeyse, diplomanın aranmadığı, sorulmadığı tek sektördür diyebilirim.

İnşaatçılık, 50'li yıllardan itibaren her dönemde siyasi rant malzemesi olmuş, hep birileri bu alandaki boşluktan yararlanıp köşeyi dönmeyi bilmiştir. Boşluk dediysem; sektörde alanında söz sahibi olabilecek nitelikte uzman ve eğitimli meslek insanı bulunmadığını kastetmiyorum. Neyse ki ülkemizde nitelikli devlet üniversitelerinden mezun olmuş yeterli sayıda ve yetenekli mühendis ve mimarımız var elbette. Ancak tabiri caizse karşısındaki karmaşık inşaat mafyasıyla mücadele edebilecek, yasa ve kural koyucu olabilecek düzeyde sesini yükseltebilecek oluşum yoktur.

Ülkemizde bu konuda ne yazık ki yalnız meslek odaları değil bireysel tavır ve bilinç te zayıftır. "Sokaktaki insan" bu durumun ve gidişin farkında bile değil. Mimar ve mühendislerimiz de ne hikmetse; kendi kabuğuna çekilmiş, "residence projeleri"ne gömülmüş, aldığı ödüllerle mutlu mesut yaşamakta, üç maymunu oynamaktadır. Oysa belki de ülkenin tek başına ne o rezidansa, AVM'ye veya kültür merkezine ne de bu türlü bir mimarlığa ihtiyacı yok. Ülkemizin iyi mimara çok ihtiyacı vardır, ama görünen o ki halkımızın pek yoktur.

Gördüğümüz -yada göremediğimiz üzere- bu ülkede herkes her nasılsa kendi evini pekala kendisi yapabilmektedir. Çünkü neredeyse her sokakta bir "mütayit" bulunmaktadır. Ve onlara da gerçek anlamda "ne yapıyorsun, sen kimsin" diyen yoktur. Hepsinin de aklı fikri bir an önce büyüyüp residans inşaa edip, daha fazla para kazanmaktadır. Konu "daha fazla para kazanmak" olunca da zaten orada kalite söz konusu olamaz.

Gidin bakın Bağdat caddesine, "mütayite verilen" her bina, bambaşka ölçülerde, renklerde, tarzda ve hatta kalitede yapılmakta, kimse de bunu sorgulamamaktadır. Sonuç tam bir kaos, mimari kültürsüzlük ve çirkin yapılaşma örneğidir. Tek tek güzel olabilseler bile bütünü çirkindir. Çünkü biri diğerini umursamamıştır. Bunu zorlayan da bir yasamız yoktur zaten. Maalesef bu konuda Yunanistan'ın bile gerisinde kaldık. 10 milyonluk ülkedir deyip geçmeyin, bakın nasıl koruyorlar şehirlerinin mimarisini. Bir binayı değil, tek bir pencereyi bile kural dışı yapabiliyor musunuz sorun bakalım. Hal böyle olunca da kimse sormasın neden nitelikli turist gelmiyor bu ülkeye diye. Bu çirkinliğe ancak göremeyen gözler katlanır da ondan. Bu estetik yoksunluğunu küçümsemeyin, büyük bir toplumsal sorundur. Çünkü bu çirkinliğe maruz kaldıkça, giderek bütün toplum o "göremeyen gözler" safına katılmaktadır.

Belki de öncelikli ihtiyacımız, memleketi bu ilkokul mezunu müteahhitlerin elinden kurtarmaktır. Niyetim kimseyi küçümsemek değil ama dünyanın hiç bir yerinde kabul edilmiş bu türlü bir meslek insanı ve legal icraatı yoktur. Misal; sahte doktor, sahte avukat haber değeri olan bir skandaldır. Ama siz "sahte mimar " diye bir haber duydunuz mu hiç? Duyamazsınız, çünkü onlardan bu ülkede çok var. Canı sıkılan herkes bu ülkede inşaat yapmaya başlayabilir.

İnşaat sektörünün şakaya gelmeyen bir alan olduğunu 1999 Marmara depreminde deneyimledik aslında. Ama maalesef, etkili yasa ile asıl sorunun üzerine gitmek yerine bir kaç günah keçisi üzerinden olay savuşturuldu. Asıl sorgulanması gereken; inşaat kalitesi değil inşaatçının niteliğiydi. Tam da bu konuda nitelikler belirlenmedikçe, yasa düzenlenmedikçe inşaat sektöründe daha pek çok sorun yaşayacağız. Daha pek çok insanımız ölecek ve onlara da şehit denilecek gibi görünüyor.

Yaşadığımız son asansör kazasında da sorun iş güvenliği sorunu değildir aslında. Bunu görmek ve değiştirmek iktidarın ve ona yakın rant peşindeki müteahhit grupların işine gelmiyor görünen o ki. Çok güçlü oldukları kesin. Sanıyorum sahip olmadıkları tek şey, eğitim ve iyi niyet en iyi tabiriyle.

Mecliste de muhalefet kanadından bir-iki milletvekilinin verdiği soru önergeleri geri çevirilmekte, kürsüde yaptığı konuşmalar duymazdan gelinmektedir. Bu durumda mimar ve mühendis odalarına ve diğer sivil toplum örgütlerine çok büyük sorumluluk düşmektedir. Elbette çok büyük karların konuşulduğu bir alanda sesini yükseltmek ve düzeni temelden değiştirmeye kalkmak çok çetin bir iştir. Bu konuda, her kim ne yapabiliyorsa bir adım atmalı ki yapılan düzenlemeler yine bir "günah keçisi atama" cinsinden olmasın.








7 Eylül 2014 Pazar

Bir Yaz



Yaz insanıyım ben. Temmuz güneşinin, salkım söğütün, fıskıyeli havuzların, neşeli bahçelerin, saksıda sardunyaların, şıpıdık terliklerin, patlıcan kızartmaların, her daim açık pencerelerin, salınan perdelerin, mutlu kuş seslerinin, balkonda kitap okumaların, henüz gidilmemiş ülkelerin hayalleriyle dalınan öğle uykularının, avare gezinmelerin, arada bir kendini hatırlatıp geçen güneşli yaz yağmurlarının çocuğuyum.

Uzun oldu cümle... Yaz günlerinin öğle sonraları gibi:)

Yaz biraz da filmdir, müziktir benim için. Hatırlamaların mevsimidir.
En çok film kareleri gelir aklıma...Çoğu çocukluğumda izlediğim filmlerden. Mesela bunlardan biri sevdiğim bir Truffaut filmi. Kadınların ritmine-müziğine, varlığına hayran, biraz içedönük denilebilecek bir adamın izlenimleri anlatılır filmde. "The Man Who Loves Women" "Kadınları Seven Adam".
Etekleri salına salına yürüyen ince güzel kadınlar...
Tipik bir Fransız "Yeni Dalga" sineması örneği. Bir çocuğun gözüyle tanımlarsam; bir sürü küçük görsel detay ve fonda durmadan konuşan bir anlatıcı...
Yeşilçam filmlerine ve Amerikan sinemasına alışık bir çocuktum ve bu film o güne dek seyrettiğim hiç bir filme benzemiyordu. Aslında giriş-8gelişme-sonuç anlamında bir akış ta yoktu pek bu filmlerde. Hayata dair detayların görselleştirildiği bir durum tesbiti, bir insan belgeseli gibiydi sanki. Ama ben ilk izlediğim andan itibaren çok sevmiştim.
Hergün gidip tekrar tekrar izlemek istiyordum. Bu filmleri seyretmek insana bakmayı ve görmeyi öğretiyor sanırım. Detayların, inceliklerin farkına varmayı onların sayesinde mi öğrenmiştim ben acaba?



Eskişehir, çocukluğumun geçtiği, benim kitap ve sinema merakımın şekillendiği güzel memleketim...

O yaz bir Fransız filmleri haftası yapıldı ve pek çok Fransız filmi gösterime girdi arka arkaya... Ve ne şanstır ki bu tarzda ürün veren pek çok yönetmeni ve filmini ben daha o çocuk yaşımda izleme fırsatı bulmuştum. Şimdi artık yerinde yeller esen Yeni Sinema'nın hemen bitişiğinde babamın dükkanı vardı. Ne yapıp edip babamı ikna eder iki günde bir dükkana geliyim diye yalvarır sonra da sinemaya sızardım:)

O ağır tempolu, belirgin bir konusu ve akışı olmayan Fransız filmlerini tercih eden pek yoktu. Eğer bir yerli film yoksa Amerikan filmleri mutlaka salonu doldururdu.
Oysa Avrupa sineması pek çok yetişkin için bile sıkıcı olabilir aslında. Olsun, ben nasıl da merakla seyreder, çıkınca babama anlatırdım dükkanda.

O yaz epey film izlemişim "Yeni Sinema"nın o ıssız salonunda.
Benim film düşkünlüğüm daha çocukken, işte bu sinema salonunda başladı diyebilirim. Tekrar izleyesim var bu filmi yaz bitmeden. Küçük bir mutluluk işte bu da. Artık yıkılmış olan "Yeni Sinema"nın rutubetli salonunu hatırlarım belki biraz. Çocukluğumun uzak Eskişehir yazını...


Yazın daha hafif yaşanır hayat sanki. Daha sevimli görünür herşey gözünüze. Daha geçirgendir hayatlar. Evler daha teklifsizdir o hayatlar gibi. Bir Akdenizli oluverir en kuzeylisi bile ülkenin. 

Evlerin sesleri, şarkıları, telaşları, kokuları birbirine karışır sormadan. Bu küçük mutluluklar hatırlanır en çok bence. Misal, şubat ayından hatırladığım pek bir şey yok benim şu an. Yazın daha çok hatırlıyorum, daha çok çocukluğum var sanki yaza dair diyorum.

Epey kitap okudum bu yaz. Yaz okumaları oradan oraya atlayarak yapılır biraz. Yazın kendisi gibi hercaidir yaz okumaları da. Bir çok kitaba başladım, diğerinde aklım kaldı. Sahaflar, Kadıköy, gittiğim AVM'lerin kitapçılarından elimde sevimli heyecanlarla döndüm.

Tomris Uyar'dan "Otuzların Kadını" öykülerini okuyorum şu ara. Nasıl iyi geliyor akıllı, duyarlı kelimeleri. Bu yazdan aklımda kalacak en güzel saatler, kuşkusuz okuduğum balkon-çay-kahve saatlerimdir.

Bir kaç güncel siyaset-araştırma kitabı yanısıra Sait Faik "Havuz Başı" öyküleri okuyorum. Öyküleri romandan daha fazla sevip önemsediğimi farkettim. Çok iyi öykü yazarlarımız olduğundan olabilir mi acaba. 

Albert Camus var sırada. Henüz kapağını kaldırmadığım iki kitabı duruyor sehpada. Biri denemeleri, diğeri öyküleri. Bakışıyoruz arada. Bayılırım bu ertelenen küçük mutluluklara, meraklara:)

Ve tabii filmler...
1992 yapımı "Scent Of a Woman" Al Pacino'nun en sevdiğim filmlerinden biridir. O'nu mu filmi mi daha çok sevdim bilemedim şimdi. Tam da böyle güzel bir yaz gecesi için muhteşem bir seyirliktir. Filmin özellikle dans sahnesi bana hep iyi gelir. Size de iyi gelsin dilerim.

"no mistakes in the tango Donna, not like life" filmin bir çok güzel cümlesinden sadece biri...hep hatırlamak istiyorum. Ne çok korkuyoruz hata yapmaktan. O kadar ki yaşamaktan vazgeçiyoruz bu yüzden.



Sokrates demiş ki; dürüst insanlar hep çocuk kalır. Gülümsedim. 


         









14 Ağustos 2014 Perşembe

Dünyanın Bütün "Güzel" Kadınları-1

Oldum olası biyografilere düşkünüm. Sevdiğim ve ilgilendiğim insanların ne yaptıkları kadar onu nasıl yaptıklarıyla da ilgilenmişimdir hep. Yaşadıkları yaptıklarını ne kadar etkilemiştir? Bunu ona yaptıran ya da söyleten nedir bulmak isterim. Bu yazıda bu "sevdiğim" insanlardan bazılarını, "güzel" kadınları yazmak istedim.


Sözgelimi Afife Jale'nin çok zor bir hayatı olmuş. Önce ailesiyle ve zor bir toplumla sonra da uyuşturucuyla mücadele etmiş kısacık yaşamında. Oyunculuğa gönül vermesi hayatındaki bir çok sorunun başlangıcı olmuş. Önce ailesi evlatlıktan reddetmiş, ve terketmiş. Sonra da müslüman olduğu halde sahneye çıktığı için mahkemeye verilmiş, yargılanmış. Toplum tarafından aşağılanmış, yalnızlaştırılmış. Uğrunda her şeyi gözden çıkardığı tiyatrodan da uzaklaştırılmış. Bu mücadelede onlar bile yanında olmamışlar. Bu nasıl bir hıyanetse dünyanın bütün "güzel kadın"ları bu dertten muzdariptir işte.

Fikrini söyleyebilme cesaretini gösterebilen, kendi hayatı hakkında kendisi karar veren kadın sevilmiyor. Bu erkeklere bahşedilmiş gibi davranılıyor. Ve böyle bir kadın bilsin ki annesi bile karşısındadır, değil ki toplum ve erkekler... Belki de en çok da bu "öteki kadın"lar yıkıcı darbeleri indiriyorlar bu cesur kadınlara.

Afife Jale'nin çok sevdiği eşi Selahattin Pınar, O'nu çok sevmiş ama sıkıca tutamamış elinden anladığım kadarıyla. Sonunda öylece kayıp gitmiş bir bilinmeze. Onun kararlılığı ve özgür ruhu ile biçimlendirdiği hayatı, tek başına zaten ilham veren bir sanat eseri bence. Sonu hüsran da olsa; bu hayat, büyük bir cümledir zamana kaydedilmiş.


Ya da bir diğer "güzel kadın"; Marilyn Monroe. Onun o güzel yüzündeki hüznün gerçek nedeni çocukluğunda yaşadığı travmalar olabilir mi? Ailesinin ilgi ve sevgisinin eksikliğini erkeklerin ilgisiyle tamamlamaya çalışmış gibi sanki. Giyim tarzı, duruşu, çoğu fotograflarındaki aşırı kadınsı halleri... Sanki etrafındakilere "sevin beni, çok sevin beni" diye bağıran bir tarz bu. Buram buram bir aşırılık, sağlıklı bir bünyeden çıkmaz zaten. Bebekken yeterince kucaklanmayan, öpülmeyen, sevilmeyen çocukların bu travmayı asla atlatamadıklarını okumuştum bir yerde.

Arthur Miller, Monroe'nun hayatından çokça esinlendiği senaryosuyla "Uygunsuzlar" filminde ona şöyle söyletir. "Maalesef beni hiç babam dövmedi, hep başkaları dövdü"  Bu can yakıcı repliği yazan Arthur Miller'ın Marilyn'i en iyi anlayan adam olduğunu düşünüyorum. Fakat ünlü bir yazar olmanın egosu bir kadını anlamaya yetse de onu kucaklamasına engel olmuş belli ki. Zaten bu filmden kısa süre sonra ayrılmışlar. Ölümünden sonra da cesedini ilk kocasına teslim etmişler mesela. Çok anlamlı bence.

Marilyn için kararlı bir kişilik diyebilir miyim emin değilim ama özgür ruhlu güzel bir çocuk denebilir sanıyorum. O da bu türlü pek çok kadın gibi hiç büyümemiş. Oradan oraya savrulmuş, üzerine atılan taşlarla mücadele etmiş hep. Ama kendince yaşamaktan asla vazgeçmemiş.


Güzelliği aşırıdozda öne çıkarıldığı için çoğu insan bir aktrist olarak O'nu hafife alır. Oysa yeteneğiyle çağdaşı bir çok oyuncunun içinde bence parlayan bir yıldızdır. Şahsen en sevdiğim filmlerinden biri olan "Lets Make Love" daki performansı inanılmaz. Onun olduğu bir sahnede başka birşeye odaklanamıyorsunuz. Şüphesiz rol arkadaşı Yves Montand'la kimyalarının tutmuş olması farkedilmeyecek gibi değil. Montand gerçekte de Marilyn'e aşık olmuştur. Hemen her filminde birlikte oynadığı oyuncuların ona aşık olduğu söylenir. Hiç şaşırtıcı bulmadım:)

Onda güzel olmanın ötesinde bir şey var; bence muhteşem.

Bu filmde söylediği şarkı için (my heart belongs do daddy) playback yaptığını düşünmüştüm ilk izlediğimde. Şaşırtıcı olan sadece şarkı söylemiyor olması. Sanki müziği görselleştirmişti. Vurguları, dansı, mimikleri... tek kelimeyle harika. Oysa bugün çok az kişi onu bir şarkıcı olarak kabul eder. Ama ben bu şarkıyı ne zaman dinlesem asla onun gibi yorumlayabilecek birinin daha bulunamayacağını düşünürüm. Ne zaman canım sıkılsa oturur ya bu filmini ya da bir Billy Wilder şaheseri olan "Bazıları Sıcak Sever" i tekrar izlerim. Eminim şu iki filmin samimiyeti bana olduğu gibi herkese de iyi gelir.





Marilyn çok okuyan biridir. Şaşırtıcı değil mi? Benim için değil aslında. Hiç bir başarı rastlantısal değildir bence. Bir insanın bu kadar çok yönlü ve yetenekli olabilmesi için çok zeki ve donanımlı olması da gerekir zaten. Baktığı şeyi görebilen bir göz sıradan olamaz.

Marilyn bir röportajında gazetecilere der ki; "Benim derdim para kazanmak değil ki ben sadece muhteşem olmaya çalışıyorum"

Bence zaten öyleymiş, farketmesine izin vermemişler.






11 Ağustos 2014 Pazartesi

KIŞ UYKUSU



"Kış Uykusu" uzun bir filmdi. Zor muydu? Hayır. Sert miydi? Evet.

Kış Uykusu'nu diğer Nuri Bilge CEYLAN (NBC) yapımlarından ayıran en önemli fark sanırım oyuncuların ilk kez geniş kitlelerce tanınmış kişilerden seçilmiş olması ve senaryoda diyalogların artışıdır. Ben filmin afişini ve çekim mekanını duyunca turistik bir anlatım ve şık görsel planların olacağından korkmuştum aslında. Gerçekte bu hiç NBC tarzı değildir biliyorum. Bu türlü yazar ve yönetmenlerimiz var ve yurt dışında sadece bu yüzden ödül aldıklarını düşünürüm. Bu "sanatçı"larımızın yabancılara görmek ve duymak istediklerini pazarlayan zanaatkarlar olduklarını düşünüyorum. Nuri Bilge Ceylan'ı tam da böyle olmadığı için çok seviyorum.

Filmin ana mekanı soğuk ve uzak bir taşra kasabasıdır. Kapadokya. Bu mekan adeta bir film platosu gibidir. Şaşırtıcı ve olağanüstü taş oluşumların sıradan Anadolu insanı üzerinde pek de olağanüstü etkileri yoktur. İçedönük ve kasvetli mimari yapıları gibi kapalı ve suskundur insanları da.

Filmin büyük oranda loş iç mekanlarda geçiyor olması ve dış çekimlerin de birer yoksul Anadolu köyü gerçeğini yansıtması hikayeye büyük katkı sağlamış. Ancak Nuri Bilge ve eşi Ebru Ceylan'ın birlikte hazırladıkları senaryo ve diyaloglar görüntülerin önüne geçmişti. İnsan ruhunun en karanlık noktalarına dürüstlükle ve cesaretle giden filmin bir çok sahnesi ve repliği aklımdan çıkmayacak.

Filmin en etkileyici sahnelerinden biri; İsmail'in (Nejat İşler) parayı şömineye attığı sahnedir kuşkusuz. Doğrusu diyaloglar ve bu sahnenin kurgusu pek NBC tarzı değildi. Sahne sanki eski bir Yeşilçam filminden yetişip gelmiş gibiydi. Hatta Nejat İşler tam da "bu rollerin adamı" idi. O replikler ve davranış tarzı yoksul ve cahil bir Anadolu köylüsünden zor çıkar. Bizim köylümüz daha çok Hamdi Hoca(Serhat Kılıç) gibi hatta daha da çok Hidayet(Ayberk Pekcan) gibidir. Elbette bu bir kurgu biliyorum. Ama duygusallığa girdiğiniz anda kulvar değiştirirsiniz. Çok etkilendiğim bir sahne olduğunu söylemeliyim ama daha Nihal'i(Melisa Sözen) karanlıkta cebinde parayla o yoksul evin kapısını çalarken gördüğüm an zaten şömine sahnesini de öngörmüştüm. Her evde bir soba varken o odada şömine oluşu da zaten sahnenin sonunu fısıldıyor gibiydi.


Filmin en can yakıcı sahnelerinden biri de, çocuğun af dilemeye zorlandığı sahneydi. O sahnedeki gerilim filmin en üst noktasıydı. Çok sahici ve düzdü.
Bir diğeri Aydın(Haluk Bilginer) ve Necla'nın(Demet Akbağ) tartıştığı sahne. O loş odada, sadece yağmur oluklarındaki iç karartan sesin eşliğinde başka hiç bir ses olmaksızın çekilen sahne müthişti. Birbirlerine ardarda bıçaklar saplayan iki kardeşten Necla'nın akıbetini seyirci asla öğrenemedi. O sahneden sonra Necla bir daha görünmedi. 

Kötülük ve iyilik, vicdan ve ahlak, kibir, benmerkezcilik, hayatın amacı, insani değerler, yoksulluk ve varsıllık ve evlilik  üzerine epey düşündürücü diyaloglar ve sahneler filmi benim için muhteşem kılan ögeler oldu. Bu film bir kitap olarak ta başyapıt olurdu bence.

Filmin başarılı mekan seçimi ve dekorlarını Gamze Kuş yapmış. Başarılı çekimler ve ışık düzeni yine Gökhan Tiryaki'ye ait. Filmin fon müziği öyküyü destekler türden bir klasik. Yönetmenin başka bir filme atıfda bulunmak için bu müziği seçtiği söyleniyor.

Bu arada zavallı bir atın, köpeğin ve tavşanın sırf bu filmin çekimleri için eziyet görmediğini bilmeye şiddetle ihtiyaç duyuyorum. Sanat yapmak için canlılara eziyet etmek ya da öldürmek bağışlanamaz. Sözkonusu olan Nuri Bilge Ceylan bile olsa.

Film boyunca, büyükkentten kaçarak babasının taşradaki oteline sığınmış bir yazar olan Aydın'ın etrafındaki insanlarla ilişkisine tanık olduk. Köylülere karşı buyurgan, mesafeli, alaycı ve küçümseyici bir tavır içindedir. Hidayet, Hamdi hoca ve Fatma hanım'a neredeyse birer böcekmiş gibi davranmaktadır. Aslında herkese karşı benzer bir tavırda olduğu, eşi, kardeşi ve öğretmen Levent (Nadir Sarıbacak) ile geçen diyaloglarında da kendini gösteriyor. Ama tümüyle kötücül bir karakter değildir Aydın. Necla da, hatta Nihal bile mükemmel değildirler zaten. Herkes kendi sorunları yüzünden başkasını öldürmektedir yavaş yavaş. Herkes bir şeylere tutunma çabasındadır hayatta kalmak için. Aslında herkes kendi gerçeğinin de farkındadır. Bu gerçeklerin yüzüne haykırılmasının gereği ve faydası yoktur. Bazı şeyler değişemezdir, çünkü onlar birer seçim değildir. Filmin karakterlerinin neredeyse tamamı bir Oğuz Atay romanından fırlamış gibiydi. Film tutunamayanlara bir güzellemeydi sanki.

Bu filmin beyazı siyahı yoktu. Herşey ama herşey, hatta afişi bile griydi. Kıyafetler, dekorlar ya gri ya da solgun renklerdeydi. Tıpkı filmin kahramanları gibi hiç bir şey siyah-beyaz değildi.

Filmin oyuncu kadrosu da tam bir şölendi. Özellikle yan rollerdeki tüm oyuncular beni büyüledi diyebilirim. Hiç kimsenin rolü üzerinden akmamıştı. Haluk Bilginer iyi bir oyuncu. O'nu izlemeye bayılıyorum. Ancak söylemeliyim ki Serhat Kılıç ve Ayberk Pekcan ondan rol çalmışlar. Serhat Kılıç inanılmaz bir yetenek, girdiği her sahnede adeta parladı. O'nu zaten takip ediyordum ama artık ne yapsa izleyeceğim biridir. Melisa Sözen abartısız, ekonomik bir oyuncu, yüzünü ve ifadelerini yerli yerinde kullandığını düşünüyorum. Beni şaşırtan Demet Akbağ oldu. O'nu ilk kez komedi dışında bir yapımda izledim. Zorlanacağımı ve bu yüzden filmin içine giremeyeceğimi düşünüyordum. Neyse ki gerçek bir oyuncu vardı Necla rolünde de.

Küçük bir not da ödül töreni için. Ödül töreni Soma felaketi ile aynı günlere denk geldi. Sanatçıların  siyah giymeyi tercih etmeleri anlaşılabilir. Ancak bu siyah elbise için sanıyorum Ebru Ceylan'ın değil, Melisa Sözen'in seçimi daha doğru olmuş. Demet Akbağ ise demode bir elbise ve ayakkabı seçerek kırmızı halıda hayalkırıklığı oldu. Ancak bütün bunlar onlarla gurur duymamıza engel değil elbette.

Ve küçük bir dedikodu: Filmin afişinin bir reprodüksiyon olduğunu sanıp sağda solda arayanlar varmış. Gerçekte böyle bir tablo olduğundan ben pek emin değilim:)


6 Temmuz 2014 Pazar

Ver Elini Burgazada


Güzel bir yaz günü adaya gitmek üzere iskelede toplandık.Yaz dediysem bahara daha yakın bir gündü aslında. Haziran en sevdiğim aydır. Ama bir süredir haziranları mayıs gibi yaşıyoruz. Hava yaza göre daha serin. Bahar yağmurları da henüz hızını alamadı.

Daha vapurdayken, daha adaya ağır ağır yaklaşırken içimi bir huzur kapladı. Yaklaşıp evlerini, ağaçlarını hele köpeklerini, kedilerini gözüm seçmeye başlayınca enikonu sakinleştim. Öyle ki; elimde fotograf makinesi, ağzım kulaklarımda, öyle seyredalmışım adayı.


İlk hedefimiz Sait Faik Müzesi. Sahile yakın sayılır. Kuş sesleri eşliğinde ada sokaklarında yürüyerek köşke vardık. Yeşillikler içinde, huzurlu, 3 katlı bir ev. Çocuklar gibi gürültülü bir giriş yaptık müzeye. Malum herkeste bir bahar sevinci. Neyse ki müze görevlisi anlayışlı bir insan çıktı ve bizi sükunetle buyur etti içeri.

Ev Sait Faik'in kullandığı mobilyalar korunarak müze haline getirilmiş. Yemek odasında, büfesi, mobilyası, masada o yıllara ait porselen yemek takımları... Sanki ev halkı az sonra yemek yiyeceklermiş gibi bir sofra hazırlanmış. Dantel ve işlemeli örtüler her yerde. Artık antika olmuş bir radyo. Yazarın daktilosu, yazı takımı masasında. Mütevazı döşenmiş yatak odasında yatağı, yatağının başucunda ayakkabıları. Komodinin üstünde çalar saati... Eşyaların gerçekten bizzat kullanılmış olması yazarın sanki halen evin bir odasında olduğu hissine kapılmanıza neden oluyor. Kendisine rastlarım duygusuyla gezdim bütün evi.


Bütün bu şahsi eşyalarını görmek beni heyecanlandırdı. O sevdiğim kelimeler bu evde mi yazılmıştı. En çok ta fotograflarında sıklıkla gördüğümüz fötr şapkası gülümsetti. Bilirsiniz bu şapka Sait Faik'in alamet-i farikası gibidir.

Duvarlarda fotograflar, onların üzerindeki el yazısı notlar, mektuplar, mektuplar...
Kitap kapakları üzerindeki ithaflar, yıllar öncesinin dergilerinin sayfalarında Sait Faik öyküleri... öykülerin taslakları... hikayelerinin henüz temize çekilmemiş o ilk halleri, karalamaları... üstü çizilmiş kelimelerle dolu taslaklar... notlar...

Arkadaşlarıyla yazışmaları, 30'lu yılların modası kıyafetlerle çekilmiş fotografları... Çoğu, iyi bildiğimiz, tanıdığımız dönemin edebiyat insanları ile edebiyat sohbetlerinden sararmış kareler... Yazarları münzevi insanlar sanıyoruz hep. Oysa çoğu arkadaş canlısı, sıcakkanlı insanlar. Sait Faik de öyleymiş meğer bunu görüyorum. İnsan adada evi olunca münzevi bir hayat yaşadığını sanıyor. Bu bir tür önyargı.


Sait Faik'in hayat öyküsünü, odadan odaya gezerken tanıtıcı panolarda okuyarak sıkılmadan öğreniyorsunuz. Müzede uzun saatler geçirebilirsiniz. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım ben. Herkes ziyareti bitirip bahçeye çıkmış çoktan. Oysa müze evin çatı katındaki çalışma odası, benim en merak ettiğim bölüm. Görmesem olmaz.

Yazarın çalışma odasından ada manzarası

Yazarın çatı katındaki çalışma odasındayım. Muhteşem bir manzarası olduğunu söylememe gerek var mı? Tam camın karşısında kahverengi deri bir koltuk var. Biraz daha kalıp çatı katındaki koltuğunda onun gibi oturmak istedim bir süre. Ama elbette mobilyalara dokunmak bile yasak.

Müzeden çıktık. Kalpazankaya'ya yürüyebiliriz sandık. Öğle güneşinde uzun süre dayanamadık bir kahve molası verdik. Moladan sonra da acıkıp sahile geri döndük. Kalpazankaya'nın muhteşem manzarasını göremedik. Başka bir bahara artık dedik.



Burgazada'ya mutlaka gidin. Giderseniz Sait Faik'e uğramadan, Kalpazankaya'ya çıkmadan dönmeyin. Ama çıkamazsanız da dert etmeyin, yol üstündeki Cennet Bahçesi'nde bir sakızlı kahve için derim. Kesinlikle servis Kalpazankaya'daki tesisten daha iyi ve manzara yine muhteşem.

Ve lütfen, ama lütfen delikanlı olun ve yürüyün. Çünkü atlar o yokuşa dayanamıyorlar ve cidden eziyet çekiyorlar. Küçük bir bilgi daha; dünyanın hiçbir yerinde böyle uzun ve dik yokuş olan başka bir fayton güzergahı daha yok. Sırf keyifli bir gün geçirmek için hayvanları görmezden gelmeyin rica ediyorum.

Müze pazartesi ve salı günleri kapalı, bilginiz olsun. Siz iyisi mi mutlaka bir haziran günü gidin. Dönmeden önce sahilde mutlaka "Barba Yani" de kömürde balık yiyin. Müdavimi olursunuz bence.  Mezeleri de muhteşemdir.





Bu arada, fotograftaki kediyi merak ettiniz mi? O; bakkalın girişine, hem de eşiğin tam ortasına uzanmış şekerleme yapan adalı bir kedi. Müşteri gelince hiç istifini bozmuyor. Çaresiz üstünden atlayıp içeri giriyorsunuz. :)
Böylelerine eskiler ne derler bilirsiniz "İki dönüm bostan, yan gel yat Osman"

Ada kedileriyle müsemma. Adeta Burgazada'nın sahibi ve simgesi olmuşlar. Sahildeki tezgahlardan buzdolabınızın üzerine Burgazada kedilerini anlatan magnetlerden almayı unutmayın. Baktıkça adayı hatırlarsınız.  Ya da birbirinden güzel rüzgar çanlarından birini seçin... Estikçe ada havası getirirler evinize belki...


Ne güzel bir şehirde yaşıyoruz farkında mısınız? Hala ve bize rağmen güzel. Bu güzelliğin tadını çıkarırken, korumak zorunda olduğumuzu da hatırlamanız dileğiyle,

Güneşiniz, huzurunuz, keyfiniz daim olsun.




25 Mayıs 2014 Pazar

Soma...öyle işte...

Soma'yla ilgili uzun süre birşeyler yazasım olmadı. Neresinden tutsan elinde kalır ya bazen bazı şeyler, bu da onlardan biri işte.

Öyle çok şey var ki söylenecek, hangi birini diyeyim çaresizliği biraz bu durum. Diğer bir yanı da söylesen ne fayda durumu. "Bunlar olağan şeyler" diyebilen insanlara o kelimeler ne yapsın?

Bir şirketi paravan yapıp perde arkasından yönlendiren ve madenden kazanılmış çuvallar dolusu parayı nerede istifleyeceğini bilemeyen bir hükümetimiz varmış bizim.

O hükümet ki olayın üstünü kapatmak için ilk gün "ölüm madencinin kaderidir" ve "İngiltere'de de 1862 de madenciler ölmüştü ne var bunda" diyebilmiş bir Başbakana sahiptir.

Hükümetten de, şirketten de istifa edebilen, ortaya çıkıp "biz suçluyuz, özür diliyoruz" diyebilen kimse olmayışına mı yanayım,
Din adamlarını acılı Soma ahalisine telkinle görevli gönderip "hükümete isyan etmek günahtır" dedirten söylemlerine mi kızayım,
Bir madenciye "bu ülkenin başbakanını yuhalarsan işte böyle tokadı yersin" diyen Başbakana mı yazıklanayım,
Öfkesinden ancak Başbakanın arabasını tekmeleyen madenciye, 2 kişi tarafından derdest edilip yere bastırılmışken başına tekmeler atan müşavire mi şaşırayım,

Yoksa yoksa; o tokadı ve tekmeyi yiyen, madenden oğlu-kardeşi kömürleşmiş çıkan, canını yanmaktan zor kurtaran o madencilerin ve kadınlarının hala daha  "Allah Başbakanımızı da Hükümetimizi de başımızdan eksik etmesin" diyebilmelerine mi vahlanayım. 2 kilo erzak mı bunu söyleten, korku mu bilmiyorum.

Yerin 2 km altında aç, sefil, yılda 365 gün durmadan çalışan o madenciler, 4-5 boynu bükük çocuk yapacaklarına, keşke tek bir çocuk yapsalar ama onları onurlu olmayı, dik durmayı öğreterek büyütselerdi. Belki bu aşağılık sömürü düzenine dur diyebilecek nesiller yetişirdi o topraklarda.

Başbakanın, şirket yetkililerinin ve ulemanın bütün can yakan söylediklerinin üzerine ben diyorum ki; bu eziklik, bu biat kültürü, bu zavallılık, bu "başka çarem yok" söylemi Soma faciasından aklımda kalacak en akılalmaz, en can yakan anı olacaktır.

Yanarım yanarım da işte bu kafaya yanarım ben. YAZIKLAR OLSUN.


ve bu fotograf için...
işte böyle birileri ölümüne çalışır, birileri onları sadece seyreder... çalışan bazen zavallı sıska bir at olur, bazen madenci,
seyreden ise bazen madenci olur, bazen patron.
YIKILASI DÜZEN BUDUR İŞTE !






2 Mayıs 2014 Cuma

SAPIKSAVAR :))

Sayın Aile Bakanımız çok önemli bir beyanatta bulundu. Çocuklar, sapıklardan ve tanımadığı insanların tekliflerinden çığlık atmayı bilirlerse kurtulurlarmış. Böyle bir sapık savma yöntemi duymamıştım. Kimsenin niye aklına gelmedi bunca zamandır. Çocuklar kuzu kuzu ne diye elini tutup gitti katillerinin. Niye düşünemedik bunu, yazıklar olsun bize mi demeli acaba.

Biz devletten bu erkek terörünün nedenlerini araştırmasını beklerken, bakınız devlet ne yumurtladı. Çığlık at ey bebek!!  Ve sonra koşarak uzaklaş. Güler misin ağlar mısın. Sen sapıkla böyle mi mücadele edeceksin SAYIN BAKANIM? Trajikomik bir "cemyılmaz" esprisi gibi. Sapıktan koşarak kaçmaya çalışan bir bebek düşünün. Ki; o sapık zaten amcasının oğludur. Çocuk acaba ne diye kaçsın güvendiği bir akrabasından? Amcasından, dayısından, ağabeyinden hatta dilim varmıyor ama özbabasından...

İstatistikler diyor ki sayın Bakanım;  kaçırılıp, tecavüz edilip, işkenceyle öldürülen  BU KÜÇÜK ÇOCUKLARIN HEPSİ, (AMA HEPSİ) TANIDIĞI, GÜVENDİĞİ İNSANLAR TARAFINDAN KATLEDİLİYORLAR. Bu beyanat senin kafanın ürünüyse eğer sayın bakanım, senden memlekete bakan makan olmaz.

Naçizane bendeniz, güzel ülkemin sapığının bunca bol olmasının nedenleri üzerine uzun süredir düşünmekteyim.

Fikrimce bu ülkede yaşayan erkeklerin %90 ının aklı fikri 18 yaşından küçük kız çocuklarındadır zaten. Yurdum erkeğinin topunun fantezisidir "yeniyetme" bir kızla seks yapmak. Gidin güneydoğuya bakın bakalım, kazık kadar adamların kucağına atılan 12-13 yaşındaki kızların halini görün. Bir de giydirip süslüyorlar bu zavallı çocukları. Düğün dernek yapıyorlar köy meydanında. Oysa adına evlilik dedikleri bu sapıklığın, sübyancılığın resmi hiç bir yanı yok. İmamın nikahı bunlar. Düpedüz metres hayatı. Buna nikah demek kadını aşağılamaktır. Dedesi yaşında adamlara para karşılığında satılıyor babaları tarafından.

İşte, devlet bunlara göz yumdukça bu hastalık tüm ülkeye yayıldı. Uzlaşıldı, alıştırıldı. Bu durum erkeklerin işine geldi. Giderek kendilerine hak görmeye başladılar. Üç beş tane kız almaya başladılar. Sıkıldıklarında da töre cinayeti diyerek öldürdüler. Nasılsa ucuz bu çocukların hayatı, iki inektir ederleri.

Fakat gel zaman git zaman, bu sapıklıkta çocuğun yaşı 2 ye 3 e kadar düştü. BEBEKLERE TECAVÜZ EDEBİLEN İNSANLARIN OLDUĞU BİR ÜLKE BURASI HATIRLATAYIM. O adam hala aramızda ve nefes alıyor. Ve o henüz 18 aylıkken tecavüze uğrayan bebek, asla iyileşemeyecek fiziksel ve ruhsal bir sakatlıkla mücadele edecek yaşamı boyunca. Hatırlıyor musunuz O'nu?

Gizem, Mert, Umut ve artık adını hatırlamadığımız diğer çocuklarımız nurlar içinde yatsınlar dilerim. Ama oradan bize bakıyorlar görüyorum, pek de rahat uyumuyorlar eminim.

Hükümet adamlarımıza seslenmek istiyorum. Lütfen diyorum, Allah peygamber aşkına diyorum, bu çocuk evliliklerini en ağır şekilde cezalandırıp bitirmediğiniz sürece, bu sapıklığın ve sübyancılığın sonu gelmeyecek. Bunun nedeninin bu vahşi sözde evlilikler olduğunu görün artık.

Saygılarımla Sayın Bakanım,





29 Nisan 2014 Salı

BİZ BU AİLEDEN KURTARILMAMIŞ MIYDIK?


Hakan Çelik CNNTürk'te haftasonları sabah programı yapar. Bir programında "bir sultan'ı ağırladı" kendi deyimiyle. Aman ne heyecan, ne sevinç. Neredeyse ağlayacak bir prenses bulduğuna. Öyle ki; sunucudan aldığı cüretle "Prenses değil, bana sultan demenizi tercih ederim" bile diyebildi kadın.

Beylerbeyi sarayı'nda düğün yapmaları için devlet tahsisat yapmış, önce onu anlattı.

Kadının adı Nilhan Osmanoğlu. Abdülhamit'in torunu olduğunu özellikle vurguluyor. Vahdettin'in değil yani dikkatinizi çekerim. Ama finalde müjdeyi yumurtluyor ki Vahdettin'e de sahip çıkıyorlar netekim. Hamiledir ve oğluna Vahdettin Vatansever adını verecektir. Bir vatan hainini bir bebek üzerinden aklamak diye buna denir. Fıkra diye anlatırım ben bunu.

Bizden talebiniz, isteğiniz nedir sultanım diyor sunucu, sesi titreyerek. El sultan'ın cevabı hazır, buyuruyor: İstanbul'un yarısı dedem Abdülhamit Han'ın mülküdür. Onları geri istiyoruz naçizane. Mesela Galatasaray Adası en bilinen örnek diyor. Hay hay diyor sunucu. (arkanızdayız.) Ama tam burada ben araya girip sorabilir miyim; sayın dedeniz o mülkleri nasıl edinmişti? Benim bildiğim bir mesleği yoktu:)) Zaten sizin de malumunuz üzre dedeleriniz pek çalışmayı da sevmezdi.

Bu ülke sizin hiç bir dedenizin mülkü olamaz Nilhan Hanım. Gaspetmek başka bir şeydir, çalışıp haketmek başka. Böyle bir dünya kalmadı bu topraklarda artık. Ortaçağ da mı yaşamaktasınız siz hala.Ya da bizi aptal mı sanmaktasınız? Biz o günlere kanımızı dökerek son verdik, hatırlatalım. Gerekirse yine yaparız emin olunuz.

Kendileri "Nilhan Sultan" diye bir marka patenti de almış, duyuruyor. Sevinçle ekliyor ki bu isme artık itiraz hakkı süresi dolmuştur. Böyle biline ey ahali; Sultan benimdir. Sunucu burada rahat bir nefes alıyor, "Neyse ki" diyor, destekleyerek. Tek sorunu birinin itirazıymış meğer:))

Sultanımız zikrediyorlar: Yıllarca Osmanlı tarzını pazarlayan "sıradan insanlar" bu yüce ailenin üzerinden zengin olmuşlar. Artık sıra onlarınmış. Zenginlik asıl Onların hakkıymış. Bu yüzden bu marka ile ticaret yapacakmış artık hazret. Marka onun hakkıymış. Yerim senin markanı.

Ailesinin yutdışına beş parasız zorunlu göç ettirildiğini, ne acılar yaşadıklarını anlatıyor. Gözlerim doluyor. Halbuki daha bir kaç yıl önce televizyonda kendisinden daha yaşlı bir sultanın mektubunu okudular ki; elbisesine doldurduğu mücevherlerin ağırlığından yürüyemez bir halde kaçmış yurtdışına. Kendisi anlatmıştı bizzat. 

Sefaletlerinin nedeni neydi gerçekte. Ne diye yurtdışında bir iş, bir meslek sahibi olamadı hiçbiri. Yanlarında götürdükleri onca mala mülke paraya rağmen, bir küçücük dükkan dahi açamadılar. Onca parayı Nice'te bir saray kiralayarak harcayıp tüketmeyi tercih ettiler. Çalışmayı aşağılık gördüklerinden olabilir mi acaba? 

Ayrıca hatırlatmak isterim ki, yaptıkları onca hainliğe rağmen sonları Romanoflar gibi olmadıysa, bu; küçümsedikleri Türk insanının insafındandır. Çünkü aynı yıllarda Rusya'da bir Kraliyet ailesi kurşuna dizilerek yokedildi. Onlar hiçbir düşmanla -alenen- işbirliği yapmamışlarken üstelik. 

Oysa Vahdettin'in, İngiliz Büyükelçiliğine yazdığı yalvaryakar onursuz bir rica mektubu ile yurtdışına kaçışını planladığı tarihi bir gerçektir. Ardından Mustafa Kemal'e de yalvarıp, "haremimi ve hizmetçilerimi lütfen bana bahşediniz" diye yazan da aynı Vahdettin'di. Sen duruyorsan ben utanayım senin yerine ecdadından.

Tıpkı İngilizler gibi bizim de bir Kraliyet ailemiz olmalıymış. Bunda ne kötülük varmış ki?  
Bu millet İngiliz'den Yunan'dan değil en çok sizden zarar görmüştür. Nice evladını sizden ve sizin gibi işbirlikçi vatan hainlerinden kurtulmak için şehit verdi. Bugün o televizyona çıkıp konuşabiliyor olman bile anlamsız bir müsamahanın sonucudur. 

Bu ülkeyi sahipsiz mi sanıyorsunuz siz? Ya da etrafınızda gördüklerinizi ülkenin gerçek sahibi mi sanmıştınız. Biz varız ve buradayız. Vatanımızı asalak bir hanedanın mirasyedi torunlarına tekrar kaptırmayız. Boşuna heveslenmeyin.Ya onca yaptıklarınıza rağmen hala bir vatandaş olabildiğinize şükredip oturun oturduğunuz yerde ya da defolun gidin bu topraklardan.




3 Mart 2014 Pazartesi

HASAN TAHSİN


Yıl 1919. İzmir. Hasan Tahsin henüz çok genç bir gazetecidir. Ülkenin günden güne işgal edilmesine karşı ne hükümetin ne de halkın gereken tepkiyi vermediğini görüp üzülmektedir. Yazılarıyla halkı uyarmaya çalışması sonuç vermiyor gibidir. Öfkeli ve çaresizdir.

15 mayıs sabahı, İzmir sahilini kaplayan Yunan gemilerini görünce kahrolur. Ancak yerli Rumların ihanetini, işgalci Yunan askerlerini limanda coşkulu tezahüratlarla karşıladıklarını görmek onu adeta yıkar. Ellerinde Yunan bayraklarıyla çoluk çocuk kordonu dolduran Rum komşularının ihaneti dayanılacak gibi değildir.



Tek başınadır Hasan Tahsin. Ama yine de "Ben kimim ki bu binlerce hainin karşısında" diye düşünmez. Hemen limana iner. Cebinde taşıdığı tabancayla tek başına kalabalığa dalar. Bir kaç Yunan askerini vurur. Fakat elbette tüfek ve süngü darbeleriyle parça parça edilir hainler tarafından. Saatlerce yollarda sürüklenir dal gibi cansız bedeni. O güzelim İzmir ve o canım Kordonboyu'nun dili olsa da anlatsa şimdi o günkü vahşeti.

Hasan Tahsin o gün kendi adına hiç bir şey planlamadı bunu yaparken. Kahraman olmak değildi niyeti. Arkamdan elbet birileri çıkacaktır umudu içindeydi sadece. Göze almıştı ölümü, elbette biliyordu linç edilip parça parça edileceğini. O sadece onurlu bir insanın yapması gerekeni yaptı.

Ama Hasan Tahsin, o gün ölümsüz olacağını bilmiyordu. Yaptığı şeyin, ezilen, aşağılanan, isimsiz, sahipsiz bir halkın direnişine ilk kıvılcım olacağını bilmiyordu.

Aynı gün, güçlükle toplatılmış emektar bir vapurla Mustafa Kemal İstanbul'dan ayrıldı.
Sonrasını biliyorsunuz...19 mayıs 1919

Ve şimdi bu olaylardan 100 yıl sonra aynı noktadayız. Emperyalizm hiç vazgeçmez. Farklı planlarla, farklı oyuncularla hep aynı sonuca odaklanmıştır. Parçalayıp hükmetmek. Plan herkesçe malum artık.

Ama herkes adeta Samsun'a çıkacak birini bekliyor sessizce. Hiçbir şeye müdahale etmeden, sesini çıkarmadan, "belaya bulaşmadan" olanları izliyor. "Başımızdaki büyükler bilir, ben bilmem" diyerek düşünmekten, sorgulamaktan, fikrini söylemekten vazgeçmiş bir milletiz.

Her gün gelen şehit haberlerini hava durumunu izler gibi izliyoruz. Ne olmasını bekliyoruz acaba? Yunan askeri yine İzmir'e mi girmeli bu duruma tepki vermemiz için.

Bizim insanlarımızdaki bu "müzmin izleyici" olma durumundan daha tehlikelisi var mıdır merak ediyorum. Televizyonda dizi izleriz, filim izleriz, reklamları izleriz, haberleri de aynı şekilde izleriz, dışarı çıkar manzarayı da işte öyle izleriz. Her şey gözlerimizin önünden akar gider.

Bu bizim genlerimize mi yerleşmiş acaba diye korkuyorum.Teslimiyetçilik, nemelazımcılık ve biat kültürü bizde bir Osmanlı geleneği, dahası İslamiyetin sonucu sanıyorum.

Din adına, Allah adıyla ne kepazelikler yapıldı son dönemde bu ülkede kimseden tepki gelmiyor. Korkaktır bizim insanımız. Otoriteden korkar Allahtan korkar gibi. Allah adına dedin mi, sorgulamadan en sevdiğini bile teslim eder eliyle...

Belki de bu yüzden -Yılmaz Özdil'in de dediği gibi- bizden başka millet yok, ulusal marşı "Korkma" diye başlayan.

"Alışkanlıklarınıza dikkat edin birgün karakteriniz olur" demiş Konfüçyüs. Bu topraklarda şu an yaşayan insanlara bakıp ürküyorum bu sözden.

Hasan Tahsin boşuna mı ölmüştür bilmiyorum...

Mayıs 2015