25 Eylül 2014 Perşembe

"DÜŞMAN HATTI"NI UZAKTAN İZLEMEK


Behind Enemy Lines (Düşman Hattı) 2001 yapımı, Bosna'daki Sırpların yaptığı Boşnak katliamını anlatan bir savaş filmi. Bu kez Amerika'nın ve barış gücünün -artık nasıl bir güçse- gözünden anlatılıyor olup bitenler. Yönetmenliğini John Moore 'un yaptığı; oyunculuk kalitesi, çarpıcı görsel kareleri, gerilim yaratan güçlü senaryosu ile etkileyici bir film kuşkusuz.

Teğmen Burnett (Owen Wilson) Bosna savaşında BM barış gücü olarak bulunan birimde görevli bir Amerikan askeridir. Karada tarihin en yüzkızartıcı soykırımlarından biri yaşanmaktayken genç teğmenin yeterince savaşın içinde olmadıklarından dolayı canı sıkılmakta ve konuşlandıkları gemide arkadaşlarıyla suda top sektirmektedir.

"Bu savaşın yanında bir prospektüs verilmeliydi, bugün bu insanların yanındayız, yok yarın diğer insanların. Anlamıyorum neden. Aslında biz sadece izliyoruz, hiç bir şey yapmıyoruz" diyen teğmen, Amiral Reigart (Gene Hackman) a istifasını sunar. Bunun üzerine başarılı ama uçarı Teğmene, motive olması amacıyla Amiral tarafından bir keşif uçuşu görevi verilir.

Ne var ki çektiği fotograflarla birlikte uçağı düşer, arkadaşı Sırp milisler tarafından infaz edilir. Bu andan sonra hayatı tam bir kabusa dönen deneyimsiz asker için Bosna dağlarında bir canpazarı başlar. Bir Sırp katliamının izlerine bizzat tanık olan teğmene üstleri de sahip çıkmaz. Sırp tarafını kızdırmayı göze alamayan Barış Gücü, teğmeni orada kaderine terketmeyi uygun bulur.


Ama filmin sonu mutlu merak etmeyin. Haşarı ve sevimli teğmenimiz gereken savaş dersini de alıp ilkeli ve fedakar komutanı Reigart tarafından cehennemden kurtarılır. Cehennem, cehennemdekilere bırakılıp çekilinir.

Film; çarpıcı bir senaryo ile bu savaşta kaderine terkedilen müslüman bölge insanının dramını anlatıyor aslında. Özellikle bataklıktaki toplu mezarlık sahnesi etkileyiciydi. En azından Amerikalıların, aslında dahil olmadıkları bir savaşta orada neler olduğunu dünyaya anlatma cesaretini göstermiş bir filmdir.

Ama biliyoruz ki; Amerika bu tür filmlerle katıldığı savaşlarda yaptığı hataların özeleştirisini yapar görünüp bir şekilde kendini aklar hep. Vietnam savaşından ve 2.Dünya Savaşı'ndan sonra da benzer filmler yaparak kendi toplumundaki savaş karşıtlarının seslerini kısmayı başarmıştı. Biliyorsunuz 90lı yılların başındaki Körfez Savaşı içinde benzer bir tutum sergilendi.

Hollywood bunu hep yapıyor demek yanlış olmaz. Bize gerçek yüzünü göstermek için değil, kendi halkını yatıştırmak için yapıyor. Yoksa hala her fırsatta, kendisinden epey uzaktaki sorunlu coğrafyalara askeri müdahaleye kalkışmazdı değil mi?





18 Eylül 2014 Perşembe

PUTİN'İN RUSYA'SI


St Petersburg'a ağustosun son pazartesi günü, yağmurlu ve serin bir öğle sonrası ayak bastık. İstanbul'daki 36 derecelik günlük güneşlik bir havayı bırakıp 10 derecelik bir havada kendimizi bulunca biraz afalladık. Bu kadarını galiba hava tahmincileri bile beklemiyordu ki hazırlıksız yakalanmış olduk.

Ama şehir yine de çok güzel göründü gözüme. Binalar sanki "hiç yıkılmasın sonsuza dek yaşasınlar" diye ağır taş malzemelerden, planlı programlı, özene bezene, birbiriyle uyumlu şekilde inşa edilmişler gibi duruyorlar. Bizim mimari kültürümüze ne kadar uzaktır bu anlayış. Bizde; sanki çadır kuruluyormuşçasına bir çırpıda yapılmış hissi verir binalar. Plansızdır, öngörüsüzdür. Hepsi sanki "günü kurtarsın o yeter" denilmiş gibidir. Sonuçta çirkindir işte. Oysa burada gördüğüm insana değer veren mimari çevre beni mutlu ediyor.


Otele gitmeden önce yaptığımız şehir turu; caddeleri, insanları, yaşam kültürü hakkında bolca fikir veriyor. Ama doğrusu St Petersburg'u nehir turu yapmadan tanıyamazsınız. Bir kanallar şehri demek yanlış olmaz sanıyorum. Çoğu alçak olan köprülerin altından geçerken uyarılıyoruz. Bir çoğu, ayaktaysanız başınız için tehlikedir. Ama ne gam hepsi öyle güzel ki...


Burada insanlar telaşsızlar, rahatlar ama çok kuralcılar.  Yabancılara karşı çok içten davrandıklarını söyleyemem. Ama kutuplara bu kadar yakın olan bir şehrin insanlarından da bundan daha fazla sıcaklık beklemek abes olurdu zaten :) Genel olarak serin ve durgun olduklarını söyleyebilirim. Çocuklar bile neşesiz, kuşkucu ve donuklar.


Akşam otele yakın bir restoranda ünlü çorbaları "borş" u deneme fırsatı bulduk. Bu, ana malzemesi pancar olan bir tür etli sebze çorbası. Ardından yerel tatları denemek istedik ancak anladık ki yemek kültürü Hint, Özbek, Çin yemekleri üzerine kurulu bir ülkedeyiz. Öyle pek de "Rus Yemekleri" diye bir kavram yok. Aslında mimarileri de bu Asya halklarının mimarilerine çok benzerlik gösteriyor. Genel olarak bu ülkede bütün bu kültürler her alanda kaynaşmış diyebilirim.


Bu arada bambaşka bir alfabenin kullanıldığı bu ülkede tabelaları hiç çözemiyor olmamız stres kaynağı. Her an kaybolabilirsiniz:)) Dili çözmeye çalışmaktan başka çare yok. Bulmaca çözmek gibi eğlenceli bir iş oldu bizim için. Bir kaç gün içinde Rusçayı sökeceğimden eminim:))

Turistik mekanlarda bile ingilizce bir tabelaya rastlamak mümkün değil. Dillerini önemsiyorlar ve Ruslar bu konuda çok hassaslar. Putin 10 yılda ülkede çok şeye hakim olmuş ve kararlılıkla değiştirmiş. Bu da onlardan biri. Saygı duymamak mümkün değil. Kendi ülkemdeki tabela ve dil karmaşasını düşününce üzülüyorum. Anlaşılan 90 lı yılların sefil halkından çok uzakta artık özgüveni yüksek, refah insanların yaşadığı bir ülkedeyiz. Putin, hakkında bazı münferit protestolara rastlamış olsak ta, ülkede çok sevilen ve her sözü kanun gibi dinlenilen bir lider.


Hermitage Müzesi ve şehirde gezdiğimiz diğer müzelerden edindiğim izlenim; gösterişe, mücevhere, özellikle altına ve akıldışı kibirli bir saray hayatına düşkün bir hanedana sahipmişler. Özellikle 16. yüzyıldan itibaren duvarların tamamının altın büstler, bezemeler, heykeller ve kabartmalarla kaplandığı saraylar inşaa edilmiş. Aynı dönemde halkının soğuk, açlık, pislik ve vebadan kırıldığını hatırlayınca bu kadar ihtişam insana fazla geliyor.


Rus tarihindeki en çarpıcı kadın karakterlerden biri olan 2.Katerina aslında Prusyalı bir generalin kızıdır. Henüz 15 yaşında saraya gelin gelir. Hiç sevemediği kocası Peter'in Çar olması üzerine de düzenlediği bir askeri darbeyle kocasını öldürtür ve Çariçe olarak taç giyer. Ülkeyi uzun yıllar başarılı bir şekilde yönetir. Diğer bütün saray kadınlarının ihtişamlı birer makyaj masası varken bir tek onun büyücek bir çalışma masası var. Söylentiye göre; her sabah 7'de kalkar, sadece bir kahve içip masasının başına geçermiş. Ülkeler arası diplomatik görüşmeler için uzun saatler masa başında çalışır ve bölündüğü zaman asabi bir insana dönüşürmüş.
2.Katerina'nın Hermitage Sarayı'ndaki pek çok sanat eserini Avrupa'dan satın alıp St Petersburg'a getirdiği ve bu sarayı da sırf bunların sergilenmesi için inşaa ettirdiği söylenir.


Moskova güneşli bir günle karşıladı bizi. Güneşin insan psikolojisi üzerindeki etkisiyle midir nedir daha sevimli ve tanıdık göründü şehir gözüme. Metropollere alışık bünyemiz Moskova'da rahat etti sanırım. Burada pek çok etnik kimlik ve daha karmaşık bir şehirli profili var.
Kesinlikle daha ılıman bir iklimi var. En azından hava 19-20 derece civarında. Bu türlü güneşli günlerinin yıl bazında en fazla 40-45 gün olduğunu söylediler. Rusya'da beni en çok düşündüren ve etkileyen konu bu şanssız iklim koşulları oldu. Böyle bir coğrafya ve iklimde tutunup, yaşamak ve düzen kurmak zorunda kalan insanlara göre ne kadar şanslı olduğumuzu düşündüm. Güneşli bir sabaha uyanmanın bile tek başına insana bahşedilen en büyük hediye olduğunu farkedip şükrediyorum.


Kızıl meydan ve civarındaki yönetim binaları bir çok yasağa rağmen ulaşılmaz görünmedi gözüme. Çünkü şehrin tam merkezindeler. Bu; caddeleri 8+8 şeritli, bulvardan epey hallice olan, aydınlık ve geniş şehri Petersburg'dan daha fazla sevdim sanırım.
Bizim oraya ulaştığımız sıralarda yabancı bir devlet adamının ağırlandığını öğrendik. Trafik bu yüzden İstanbul'u aratmıyordu. Şehrin nüfusu 11 milyon kadar ama burada İstanbul'daki gibi üstünüze gelmiyor kalabalıklar.


Moskova Metrosuna bir öğleden sonra gittik. İş dönüşü saatleri olmamasına rağmen kalabalıktı. 40'lı yıllardan kalma heykeller ve resimlerle bezeli Moskova Metrosu görülmeye değer bir yer. Rusya siyasi tarihi hakkında bir tür resm-i geçit gibi. Yaygın bir ağa sahip ve çok kullanılan bir ulaşım aracı.


Ünlü Arbat sokağına gittiğimiz gün biraz yağmur çiseliyordu. Ağustos'ta bir gün olmasına rağmen umduğum -sandığım- kadar kalabalık değildi. Ama yine de tanıdık ambiyansı nedeniyle de bu en çok merak ettiğim mekanda olmak beni çok mutlu etti. Rusya'da nadiren rastlayabileceğiniz açık hava kahvelerinden birinde kahvemizi içip insanları seyrettik bir süre. Bir Türk olarak bu açık hava kahvelerine ne kadar alışık olduğumu farkettim, görünce "mal bulmuş Magribi gibi" çığlık attığımı hatırlıyorum.


Novodevici bir mezarlığın adı. Ülkenin ileri gelenlerinin ve hatta tarihe iz bırakmış Rus büyüklerinin yattığı çok eski bir mekan demek doğru olur. Bizim ziyaretimizin nedeni ise; bu büyük mezarlıktaki bir kaç yabancıdan biri olma ayrıcalığına sahip olan Nazım Hikmet'in mezarının burada olması. Rusya büyük şair'i çok sevip saymış. Yoksa bu mezarlıkta yer almak çok zengin ve nüfuzlu bir Rus için bile mümkün değil. Nazım Hikmet'in çok ilgi çekici ve estetik bir mezarı olduğunu söyleyemem ama bir çok ilginç mezar gördük. Ölen kişiyi tasvir edecek bir şekilde mezar yeri hazırlıyorlar. Çoğunda heykel, bir kaçında kabartma resim vardı. Mekan bizim Aşiyan'ı andırdı biraz bana. Yine de atmosfer çok farklı. İnsana huzur ve yaşama sevinci veren gördüğüm tek mezarlıktı diyebilirim.



İstanbul'a dönüp toprağımı öpeceğimi düşünüyorum uçakta. Ama iner inmez sağlı sollu beni karşılayan gecekondular hemen bu düşünceden uzaklaşmama neden oluyorlar.

Nazım Hikmet'in dediği gibi Memleketim, Memleketim...  

Sen çok güzelsin, kötü olan biz miyiz ne?



10 Eylül 2014 Çarşamba

Al Gözüm Seyreyle...


Ülkemizin en karmaşık sektörü kuşkusuz inşaat sektörüdür. Hiç bir alanda bunca sektör dışı insan çalışmıyor çünkü. Neredeyse, diplomanın aranmadığı, sorulmadığı tek sektördür diyebilirim.

İnşaatçılık, 50'li yıllardan itibaren her dönemde siyasi rant malzemesi olmuş, hep birileri bu alandaki boşluktan yararlanıp köşeyi dönmeyi bilmiştir. Boşluk dediysem; sektörde alanında söz sahibi olabilecek nitelikte uzman ve eğitimli meslek insanı bulunmadığını kastetmiyorum. Neyse ki ülkemizde nitelikli devlet üniversitelerinden mezun olmuş yeterli sayıda ve yetenekli mühendis ve mimarımız var elbette. Ancak tabiri caizse karşısındaki karmaşık inşaat mafyasıyla mücadele edebilecek, yasa ve kural koyucu olabilecek düzeyde sesini yükseltebilecek oluşum yoktur.

Ülkemizde bu konuda ne yazık ki yalnız meslek odaları değil bireysel tavır ve bilinç te zayıftır. "Sokaktaki insan" bu durumun ve gidişin farkında bile değil. Mimar ve mühendislerimiz de ne hikmetse; kendi kabuğuna çekilmiş, "residence projeleri"ne gömülmüş, aldığı ödüllerle mutlu mesut yaşamakta, üç maymunu oynamaktadır. Oysa belki de ülkenin tek başına ne o rezidansa, AVM'ye veya kültür merkezine ne de bu türlü bir mimarlığa ihtiyacı yok. Ülkemizin iyi mimara çok ihtiyacı vardır, ama görünen o ki halkımızın pek yoktur.

Gördüğümüz -yada göremediğimiz üzere- bu ülkede herkes her nasılsa kendi evini pekala kendisi yapabilmektedir. Çünkü neredeyse her sokakta bir "mütayit" bulunmaktadır. Ve onlara da gerçek anlamda "ne yapıyorsun, sen kimsin" diyen yoktur. Hepsinin de aklı fikri bir an önce büyüyüp residans inşaa edip, daha fazla para kazanmaktadır. Konu "daha fazla para kazanmak" olunca da zaten orada kalite söz konusu olamaz.

Gidin bakın Bağdat caddesine, "mütayite verilen" her bina, bambaşka ölçülerde, renklerde, tarzda ve hatta kalitede yapılmakta, kimse de bunu sorgulamamaktadır. Sonuç tam bir kaos, mimari kültürsüzlük ve çirkin yapılaşma örneğidir. Tek tek güzel olabilseler bile bütünü çirkindir. Çünkü biri diğerini umursamamıştır. Bunu zorlayan da bir yasamız yoktur zaten. Maalesef bu konuda Yunanistan'ın bile gerisinde kaldık. 10 milyonluk ülkedir deyip geçmeyin, bakın nasıl koruyorlar şehirlerinin mimarisini. Bir binayı değil, tek bir pencereyi bile kural dışı yapabiliyor musunuz sorun bakalım. Hal böyle olunca da kimse sormasın neden nitelikli turist gelmiyor bu ülkeye diye. Bu çirkinliğe ancak göremeyen gözler katlanır da ondan. Bu estetik yoksunluğunu küçümsemeyin, büyük bir toplumsal sorundur. Çünkü bu çirkinliğe maruz kaldıkça, giderek bütün toplum o "göremeyen gözler" safına katılmaktadır.

Belki de öncelikli ihtiyacımız, memleketi bu ilkokul mezunu müteahhitlerin elinden kurtarmaktır. Niyetim kimseyi küçümsemek değil ama dünyanın hiç bir yerinde kabul edilmiş bu türlü bir meslek insanı ve legal icraatı yoktur. Misal; sahte doktor, sahte avukat haber değeri olan bir skandaldır. Ama siz "sahte mimar " diye bir haber duydunuz mu hiç? Duyamazsınız, çünkü onlardan bu ülkede çok var. Canı sıkılan herkes bu ülkede inşaat yapmaya başlayabilir.

İnşaat sektörünün şakaya gelmeyen bir alan olduğunu 1999 Marmara depreminde deneyimledik aslında. Ama maalesef, etkili yasa ile asıl sorunun üzerine gitmek yerine bir kaç günah keçisi üzerinden olay savuşturuldu. Asıl sorgulanması gereken; inşaat kalitesi değil inşaatçının niteliğiydi. Tam da bu konuda nitelikler belirlenmedikçe, yasa düzenlenmedikçe inşaat sektöründe daha pek çok sorun yaşayacağız. Daha pek çok insanımız ölecek ve onlara da şehit denilecek gibi görünüyor.

Yaşadığımız son asansör kazasında da sorun iş güvenliği sorunu değildir aslında. Bunu görmek ve değiştirmek iktidarın ve ona yakın rant peşindeki müteahhit grupların işine gelmiyor görünen o ki. Çok güçlü oldukları kesin. Sanıyorum sahip olmadıkları tek şey, eğitim ve iyi niyet en iyi tabiriyle.

Mecliste de muhalefet kanadından bir-iki milletvekilinin verdiği soru önergeleri geri çevirilmekte, kürsüde yaptığı konuşmalar duymazdan gelinmektedir. Bu durumda mimar ve mühendis odalarına ve diğer sivil toplum örgütlerine çok büyük sorumluluk düşmektedir. Elbette çok büyük karların konuşulduğu bir alanda sesini yükseltmek ve düzeni temelden değiştirmeye kalkmak çok çetin bir iştir. Bu konuda, her kim ne yapabiliyorsa bir adım atmalı ki yapılan düzenlemeler yine bir "günah keçisi atama" cinsinden olmasın.








7 Eylül 2014 Pazar

Bir Yaz



Yaz insanıyım ben. Temmuz güneşinin, salkım söğütün, fıskıyeli havuzların, neşeli bahçelerin, saksıda sardunyaların, şıpıdık terliklerin, patlıcan kızartmaların, her daim açık pencerelerin, salınan perdelerin, mutlu kuş seslerinin, balkonda kitap okumaların, henüz gidilmemiş ülkelerin hayalleriyle dalınan öğle uykularının, avare gezinmelerin, arada bir kendini hatırlatıp geçen güneşli yaz yağmurlarının çocuğuyum.

Uzun oldu cümle... Yaz günlerinin öğle sonraları gibi:)

Yaz biraz da filmdir, müziktir benim için. Hatırlamaların mevsimidir.
En çok film kareleri gelir aklıma...Çoğu çocukluğumda izlediğim filmlerden. Mesela bunlardan biri sevdiğim bir Truffaut filmi. Kadınların ritmine-müziğine, varlığına hayran, biraz içedönük denilebilecek bir adamın izlenimleri anlatılır filmde. "The Man Who Loves Women" "Kadınları Seven Adam".
Etekleri salına salına yürüyen ince güzel kadınlar...
Tipik bir Fransız "Yeni Dalga" sineması örneği. Bir çocuğun gözüyle tanımlarsam; bir sürü küçük görsel detay ve fonda durmadan konuşan bir anlatıcı...
Yeşilçam filmlerine ve Amerikan sinemasına alışık bir çocuktum ve bu film o güne dek seyrettiğim hiç bir filme benzemiyordu. Aslında giriş-8gelişme-sonuç anlamında bir akış ta yoktu pek bu filmlerde. Hayata dair detayların görselleştirildiği bir durum tesbiti, bir insan belgeseli gibiydi sanki. Ama ben ilk izlediğim andan itibaren çok sevmiştim.
Hergün gidip tekrar tekrar izlemek istiyordum. Bu filmleri seyretmek insana bakmayı ve görmeyi öğretiyor sanırım. Detayların, inceliklerin farkına varmayı onların sayesinde mi öğrenmiştim ben acaba?



Eskişehir, çocukluğumun geçtiği, benim kitap ve sinema merakımın şekillendiği güzel memleketim...

O yaz bir Fransız filmleri haftası yapıldı ve pek çok Fransız filmi gösterime girdi arka arkaya... Ve ne şanstır ki bu tarzda ürün veren pek çok yönetmeni ve filmini ben daha o çocuk yaşımda izleme fırsatı bulmuştum. Şimdi artık yerinde yeller esen Yeni Sinema'nın hemen bitişiğinde babamın dükkanı vardı. Ne yapıp edip babamı ikna eder iki günde bir dükkana geliyim diye yalvarır sonra da sinemaya sızardım:)

O ağır tempolu, belirgin bir konusu ve akışı olmayan Fransız filmlerini tercih eden pek yoktu. Eğer bir yerli film yoksa Amerikan filmleri mutlaka salonu doldururdu.
Oysa Avrupa sineması pek çok yetişkin için bile sıkıcı olabilir aslında. Olsun, ben nasıl da merakla seyreder, çıkınca babama anlatırdım dükkanda.

O yaz epey film izlemişim "Yeni Sinema"nın o ıssız salonunda.
Benim film düşkünlüğüm daha çocukken, işte bu sinema salonunda başladı diyebilirim. Tekrar izleyesim var bu filmi yaz bitmeden. Küçük bir mutluluk işte bu da. Artık yıkılmış olan "Yeni Sinema"nın rutubetli salonunu hatırlarım belki biraz. Çocukluğumun uzak Eskişehir yazını...


Yazın daha hafif yaşanır hayat sanki. Daha sevimli görünür herşey gözünüze. Daha geçirgendir hayatlar. Evler daha teklifsizdir o hayatlar gibi. Bir Akdenizli oluverir en kuzeylisi bile ülkenin. 

Evlerin sesleri, şarkıları, telaşları, kokuları birbirine karışır sormadan. Bu küçük mutluluklar hatırlanır en çok bence. Misal, şubat ayından hatırladığım pek bir şey yok benim şu an. Yazın daha çok hatırlıyorum, daha çok çocukluğum var sanki yaza dair diyorum.

Epey kitap okudum bu yaz. Yaz okumaları oradan oraya atlayarak yapılır biraz. Yazın kendisi gibi hercaidir yaz okumaları da. Bir çok kitaba başladım, diğerinde aklım kaldı. Sahaflar, Kadıköy, gittiğim AVM'lerin kitapçılarından elimde sevimli heyecanlarla döndüm.

Tomris Uyar'dan "Otuzların Kadını" öykülerini okuyorum şu ara. Nasıl iyi geliyor akıllı, duyarlı kelimeleri. Bu yazdan aklımda kalacak en güzel saatler, kuşkusuz okuduğum balkon-çay-kahve saatlerimdir.

Bir kaç güncel siyaset-araştırma kitabı yanısıra Sait Faik "Havuz Başı" öyküleri okuyorum. Öyküleri romandan daha fazla sevip önemsediğimi farkettim. Çok iyi öykü yazarlarımız olduğundan olabilir mi acaba. 

Albert Camus var sırada. Henüz kapağını kaldırmadığım iki kitabı duruyor sehpada. Biri denemeleri, diğeri öyküleri. Bakışıyoruz arada. Bayılırım bu ertelenen küçük mutluluklara, meraklara:)

Ve tabii filmler...
1992 yapımı "Scent Of a Woman" Al Pacino'nun en sevdiğim filmlerinden biridir. O'nu mu filmi mi daha çok sevdim bilemedim şimdi. Tam da böyle güzel bir yaz gecesi için muhteşem bir seyirliktir. Filmin özellikle dans sahnesi bana hep iyi gelir. Size de iyi gelsin dilerim.

"no mistakes in the tango Donna, not like life" filmin bir çok güzel cümlesinden sadece biri...hep hatırlamak istiyorum. Ne çok korkuyoruz hata yapmaktan. O kadar ki yaşamaktan vazgeçiyoruz bu yüzden.



Sokrates demiş ki; dürüst insanlar hep çocuk kalır. Gülümsedim.